Serdar Demirel *
Bayram günleri Suriye rejimi katliamına ve tutuklamalarına bütün hızıyla devam etti.
Hâlbuki Arap Birliği, Suriye’deki rejim ve toplum arasındaki çatışmayı sühûletle bir neticeye vardırmak üzere bir girişim başlatmış, Kahire’de, bir çözüm formülü etrafında rejim ve muhalefetin onaylarını almıştı.
Buna göre Baas rejimi, sivil gösterileri silahla bastırmayacak, şu âna kadar gösterilerde tutuklanmış insanları serbest bırakacaktı. Uluslararası medya Suriye şehirlerine girip sahada nelerin yaşandığını yerinde gözlemleyip dünyaya duyurabilecek, sonrasında da muhaliflerin de katılımıyla reform süreci başlatılacaktı. Ama hepsi fiyaskoyla sonuçlandı.
Zaten Arap Birliği’nin geç kalmış bu girişimi akim kalmaya mahkûmdu. Esad’ın Türkiye’ye verdiği sözleri defaatle nasıl tutmadığını görmezden geldiler çünkü. Suriye’de durum her geçen gün içinden çıkılmaz bir hâl aldıysa, bu, Baas rejiminin uzlaşmaz tutumu sebebiyledir. Bunda İran’ın bu rejimi kayıtsız şartsız desteklemesi de önemli rol oynamıştır.
‘Mazlum halkların yanında olduğu’ şiarını elinden bırakmayan İran, zâlim Suriye rejiminin ezdiği insanların ahlâkî ve insanî taleplerini stratejik çıkarları için ayaklar altına almıştır.
Bugünlerde İran tekrardan ABD ve İsrail’in başını çektiği ittifakın namlusunun ucunda. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın nükleer çalışmalarıyla ilgili salı günü yapmış olduğu açıklama bunun içindi.
Bir gerçeği hatırlatalım. Batı her ne zaman İran’ı hedef tahtasına koyduysa, Müslüman ülke sokakları onu yalnız bırakmadı. Ben bu köşede, Batı’nın ve İsrail’in nükleer silah edinme hakkı varsa İran’ın da aynı hakkı vardır diye yazdım. Nükleer silahları olan bir İran’ın Türkiye’nin stratejik hedeflerini negatif etkileyeceğini bildiğim hâlde.
Müslüman ülkelerin sokaklarını önemseyen ve bunun için Filistin meselesini gâyet iyi kullanan İran, Suriye meselesinde saplantılı bir şekilde Müslüman sokakları küstürdü. Bir yere kadar da maalesef böldü.
Bu da İran’a sempatiyle bakan Müslüman dünyanın önemli bölümünü öfkelendirmiş bulunmaktadır. Şimdi İran’a karşı askerî hamle planları konuşulurken normalde İran’ın yanında yer alacak geniş halk kitleleri tereddütler yaşıyor. Baas rejiminin desteğini Arap ve Müslüman sokakların desteğinden daha önemli görmek bunun tek nedeni.
Hizbullah lideri Hasan Nasrullah’ın Esad rejimini müdafaa etmek için yaptığı konuşmaları takip ediyorum. Müslüman sokakların kalbini verdiği mücadeleyle kazanmış karizmatik bir liderin kredisini komplo teorileriyle nasıl bitirdiğini esefle izliyorum. Haklarını talep eden insanları Batı’nın uşakları görmek hangi ferasete sığar, bilemiyorum.
İran’ın iki bin yıllık derin devlet geleneği nereye kayboldu, buna da şaşırıyorum. Rejimlerin gidici, halkların kalıcı olduğunu neden ısrarla görmek istemiyor, anlayamıyorum.
Suriye ordusu birlikleri, bir haftadır tanklarla kuşattığı ve bombardıman altında tuttuğu Humus şehrine Bayram’da girince mukavemet güçleri ehveni şer bağlamında uluslararası toplumun, siz bunu Batı olarak anlayın, müdahalesini istedi. Suriye muhalefetinin bu talebinin oluşmasında Arap Birliği’nin felç olmuş yapısı ve İran’ın yanlış tutumu inkâr edilebilir mi?
İran olası Batı saldırıları karşısında desteklenmeli elbette. Bölgenin istikrarı, coğrafyanın ruhu bunu gerektirir. Ama İran da Müslüman halkların insanî taleplerini ciddiye almalı, Suriye rejimi üzerinde nüfuzunu halk lehine kullanmalıdır.
Yoksa İran, Suriye’deki diktatör rejimin ilelebed devam edeceğini mi sanıyor? Halk devrimiyle kurulmuş bir devlet aklı, bunu göremeyecek kadar tutulmuş olabilir mi? Öyle olmamasını diliyorum.
* Serdar Demirel - Yeni Akit
http://www.timeturk.com/tr/2011/11/10/iran-musluman-sokaklari-kusturmekten-vazgecmeli.html
Son günahım
Ey talib!
Son seslenişim bu sana
Son küstahlığım
Son günahım
Son günahın
* * *
Herkes kendine verilen en değerli armağanı kullanırmış yolu bulmak için
Sözcüklerimden başka değerli bir şey yoktu yanımda, onları sundum sana
Kabir taşlarına kazınmış küflü sözcükler... kefen bezlerine işlenmiş belli belirsiz kanlı heceler...
Gönlümce en değerlilerini seçip fısıldadım kulaklarına... en eskilerini...
Belki en doğrularını değil ama inan ki en güzellerini...
Bazen ulu dağların zirvelerinden, bazen engin ummanların derinliklerinden
Mecnunun âhını duyasın diye
Ölüler diyarından... çölden... daima dostların yanından
Meczub iniltilerini işitesin diye
Kuytu kûşelerde âşıklar mushafından şiirler okudum sana
Kur'an'dan
İki damla gözyaşı uğruna
Yanmazsam yanmazsın sandım da
Yandım.
Yanmadın.
* * *
Geçmişimi hatırlamak için başkalarının tanıklığına ihtiyacım var
Başkalarının sesine
Senin sesine
Ruhumdan nefhalarla kardım toprağını
Sırf seni sende senden duyayım diye
Sînende
Sırf bir aks-i sada... sade bir âh... sadece bir inilti...
Hatırlamam için
Unuttuğumu... kaybettiğimi... kendimi...
Bulmam için
Yolu
Yordamı
VE seni...
Bulamadım
Yılmadım... yazdım sana... durmadan yazdım... asırlarca...
Belki bulurum diye
İnadına
Sen sustukça ben yazdım... usanmadan... biteviye...
Rüzgâr masamdan mektubunu havalandırırken
Yazmazsam yazmazsın sandım da
Yazdım.
Yazmadın.
* * *
Yeşillere bürünmek, Hızır'a tahammülün bedeli
Bir yandan dostların gemilerine zarar vermek, öte yandan hasmın köyündeki duvarları güçlendirmek
Daha da acısı nedir bilir misin?
Çocukları öldürmek
Kötü çocukları
Geçmişe zarar vermesinler diye ellerinden geleceklerini almak
Geçmişe, yani kutsala
Bu yüzden öldürmeliydim seni
Kan gölünün tam da ortasında
Gür nârâlar savura savura
Bezirgân tezgâhlarını tekmelerken
Her kuşku bir diğerinin ötesindeyken
Yakalayıp perçeminden yere çalmalıydım o pis nefsini
Nefsimi
Yapamadım
Hızır'a ihanet ettim
İki denizin birleştiği yerde yolumu kaybettim
Yolumu, yani sorularımı
Bir dizi cevap dudaklarında ölürken
İnanmazsam inanmazsın sandım da
İnandım.
İnanmadın.
* * *
Bir varmış bir yokmuş
Masal gibi sanki
Hem lâ hem illâ imiş
Hakikat
Önce yok demeyi bilmekmiş
Edeb
Anladım bezm-i elestin sırrını
Benim ilk günahımmış illâ,
Lâ benim son günahım!
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=25980&y=DucaneCundioglu
Bu yazıyı kaydedin ya da en az üç kişiye gönderin
Bu yazıyı on gün önce yayınlayabilirdim. Ama damardan idrak edilebilmesi için anneler günü ile engelliler haftasının çakışma zamanını bekledim.
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=27323&y=FatmaKBarbarosoglu
Onları, yani 41 yaşındaki Canan Aytek'i ve 15 yaşındaki kızı, otistik Rabia Aytek'i "Eğitim her engeli aşar" resepsiyonunda tanıdım.
Canan hanım Kadıköy Anadolu Lisesi'nde okurken geçirdiği bir beyin ameliyatı nedeniyle okulunu bitirememiş. Şimdi açık Lise üzerinden diplomasını almaya çalışıyor.
Canan Aytek iki çocuk annesi. Büyük kızı 19 yaşında.
Rabia'yı Çankaya Köşkü'nde "Eğitim Her Engeli Aşar" resepsiyonunda gördüğümde annesine, Merakımı bağışlayın dedim. Kızınızın engeli nedir?
Çünkü görünürde Rabia'da bir araz yoktu. Tek derdi o an kendisini dinleyecek kulaklara kavuşarak bir gitar resitali vermekti.
Canan Hanım, Rabia otistik dedi. Ve hikâyesini anlatmaya başladı.
Rabia iki yaşına kadar bütün çocuklar gibi yaşıyor bebekliğini. Fakat iki yaşından itibaren dünyadan yavaş yavaş kopuyor. Sabit bakışlarla bir noktaya dalıp gidiyor. Etraftan gelen hiçbir uyarıyı kabul etmiyor. Dünyasını şenlendiren tek şey dönen cisimler. Özellikle çamaşır makinesi en baş eğlencesi.
Maddi imkânsızlıklar içinde doktor doktor dolaşıyorlar. İlk doktor beyinde hücre ölümü var diyerek ilaç tedavisine başlıyor.
Rabia altı yaşına girince okula yazdırıyor annesi. Öğretmenin Rabia'ya yaklaşımı son derece olumsuz. Çocuğunuz geri zekâlı bu okuldan almanız gerekiyor diyor. Öğretmenin olumsuz tutumu Rabia'yı çok etkiliyor ve saldırgan davranışlarda bulunmaya başlıyor.
Okulun rehberlik öğretmeni; Rabia Camın arkasında, bizi duymuyor, onunla iletişim kuramıyoruz diyerek bu okulda yapılacakların "bu kadar" olduğu konusunda aileyi ikna ediyor.
İki ayın sonunda bitiyor Rabia'nın ilkokul günleri.
İki ay sonra annesi Canan Hanım Rabia'yı anaokuluna yazdırıyor.
Muhatap olduğu ilk öğretmen, Rabia'nın hayatını karartırken anaokulunun idealist müdiresi Rabia'nın hayatını aydınlatacak ilk ışıkları yakmaya başlıyor.
İlk önce kuruma bağlı bir psikolog ile ailenin iletişime geçmesini sağlıyor. Psikologun koyduğu teşhis aile içi sıkıntıların Rabia'yı olumsuz yönde etkilemiş olabileceği şeklinde oluyor.(Aile ciddi bir maddi kriz yaşıyor o sıralar.)Psikolog davranış terapilerine başlıyor.
O günleri Canan Hanım psikologun koyduğu teşhis yanlıştı ama davranış terapilerinin çok faydasını gördük diye anlatıyor.
Bir taraftan kızını terapilere götürürken; bir taraftan da otizm ile ilgili kitaplar okumaya başlıyor Canan Hanım.
Rabia yeniden İlköğretime başlıyor. Bu defa eşi özel Eğitimde öğretmenlik yapan bir öğretmeni oluyor Rabia'nın. Dikkatli öğretmen, şefkatli bir dil ile Rabia'yı eşinin öğretmenlik yaptığı Özel Ayça Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi'nen yönlendiriyor.
Kurum kendilerini M.Ü. hocalarından Doç.Dr.Osman Sabuncuoğlu'na gönderiyor.
Sabuncuoğlu, uyguladığı testler sonucunda Rabia'ya otistik tanısını koyuyor. Ve dikkatini toplaması için bir ilaç veriyor.
İlaç ile birlikte başladıkları Özel eğitim, meyvelerini vermeye başlıyor.
Bütün bu safhalar yaşanırken Rabia 11 yaşına geliyor.
Anne uzmanlardan destek alırken bir taraftan da çocuğumu en iyi ben tanırım diyerek ona nasıl daha faydalı olabileceği konusunda sürekli bir arayışın içinde oluyor.
Yedi yaşında konuşmaya başlayan kızının kelime hazinesini zenginleştirmek için önüne sözlük koyarak her gün beş kelimeyi ezberletip manasını kavratmak üzere parklara götürüyor. Ağaçları, kuşları tanıması, diğer çocuklarla iletişim kurması için yorucu bir gayretin içine giriyor.
Diğer taraftan Rabia'dan dört yaş büyük olan ablası kardeşinin farklılığını kabul etmekte zorluk çekiyor. Onu arkadaş ortamından uzak tutmak istiyor.
Canan Hanım arkadaşlarından, akrabalarına kadar çevresindeki herkesin sözlü ya da imalı suçlamalarına maruz kalıyor. Raiba'nun durumunun kendi hatası olarak fatura edilmesine karşı kendince bir dayanıklılık ortaya koymaya çalışıyor: "Otizm hakkında bir şey bilmedikleri için cahilce konuşuyorlar. Onların cehaletini dikkate almamalıyım, hedefe kilitlenmeliyim" diyerek yedi gün 24 saat Rabia ile vakit geçiriyor. Gayret bizden tevfik Allah'tan diyerek yoluna devam ediyor.
Rabia mükemmel bir şekilde yazmaya ve okumaya başlıyor. Annesi onun yaşıtları ile birlikte okumasını istiyor. Normal okula gidebilmesi için RAM'dan rapor çıkması gerekiyor. Özel eğitimde öğrenim gören çocuklar, ancak rapor çıktıktan sonra tam zamanlı kaynaştırma öğrencisi olabiliyor.
Rabia, kaynaştırma raporuna ilkokul ikinci sınıfta kavuşuyor.
Annesi bütün dikkatini kızına yoğunlaştırdığı için, Rabia'nın müzik kulağının çok iyi olduğunu fark ediyor. M.A. Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olan kuzeni Dr Melih Güzel'i arayarak Rabia'nın durumunu soruyor. Melih Bey bir akşam gitarıyla beraber geliyor. Rabia'yı bir takım testlerden geçiriyor. Gösterdiği her şeyi anında kavradığını fark ediyor.
Getirdiği gitarı Rabia'ya hediye ediyor.
Melih Bey kendisi ders vermek istiyor, ancak ortak zaman bulmakta zorlanıyorlar. Pendik Belediyesi'nin gitar kurslarına yazılıyor Rabia. Üç sene sonunda mükemmel bir şekilde gitar çalmaya başlıyor.
Öğrendikçe kızının daha mutlu ve huzurlu olduğunu gören Canan Hanım, kızını bu defa keman ve piyano dersine yazdırıyor. Hocalar itiraz ediyor. Hocaların itirazlarını kızımın sınırlarını görmek istiyorum diyerek parantez içine alıyor.
Anne haklı çıkıyor.
Rabia'nın yeteneği karşısında bütün hocaları şaşırıyor.
Gitar, keman, piyona derken bu kurslara şan dersleri ve el sanatları da ilave oluyor.
Kızının okuduğunu bir defada ezberlediğini fark eden anne onu Özürlüler Koordinasyonunun Tiyatro ekibine yazdırıyor.
Tıp otoriteleri Otizm konusunda farklılık mı bir engel mi diyerek tartışa dursun, aynı zamanda epilepsi hastası olan Rabia, göğsünü gere gere kendi farklılığının altını çiziyor: Ben otistiğim diyor.
Otistik çocukların eğitimin çok zor olduğunu kitaplardan öğrenmiş olan Canan Hanım kendi yol haritasını, aynı kaderi paylaşan diğer ebeveynlerle paylaşarak umut olmak istiyor.
Canan Aytek Beyazay Derneği'nin ve Pendik Belediye Başkanı Dr.Salih Kenan Şahin'in desteklerinin önemini tekrar tekrar vurgulayarak kızının eğitim ile geldiği merhaleyi paylaşmak istiyor: "Çok zor bir mücadele döneminden geçtim. Otizm bir engel değil farklılık. Eğitim ile otistik çocuğun durumu çok iyi bir noktaya ulaşabilir. Otistik bir çocukla yaşamak çok güzel. Rabia ile yaşadığım her an çok özel ve çok güzel. O hayata çok olumlu bakan çok sevgi dolu bir çocuk. Onun gülen gözleri bizim için hayat kaynağı."
Rabia'nın ideali en kısa zamanda bir piyanoya kavuşmak. Halen sekizinci sınıf öğrencisi olan Rabia, önce Güzel Sanatlar Lisesi'ne sonra da Güzel Sanatlar Akademisi'ne devam etmek istiyor.
Bu günlerde,"ilkokulda türban" olarak bilinen provakasyonların amacı şudur:
-Hükümeti ve TBMM'yi,"İlkokulda başörtüsü yasaktır" türünde bir "kanun maddesi" yapmaya zorlamak
********
Türkiye'de,hemen herkes,bir şekilde,müslüman ahaliye kılık-kıyafet belirleme derdinde...
Bir zamanlar "başörtüsü"nü beğenmediler.."-Türban diye bir giysi var.Bu giysi,üstelik hem daha avrupai bir giysi...Bunu giyerek gelirseniz,akademik camia sizi kabul edecek.." diyerek,bir takım şapkamsı ve tüylü kıyafetleri kızların,kadınların önüne koydular.Türkiyenin şahsiyetli kadınları bu edepsizlere "-Hadi ordan..Biz nasıl giyineceğimizi senin gibilerinden mi öğreneceğiz!" diyerek,onları tersledi..Tersledi ama,onlar yine de,başlarını da örtecek şekilde giyinen kadınları "türbanlı" diye yaftaladılar...Akılları sıra,bu kadınlar,başlarını örtmüyorlar,onlar "türban" takıyorlar ve müslümanlıkta da zati türban diye bir giysi olmadığından,bunlar,"siyasi simge" ile dolaşmaya kalkışıyorlardı.
Gün geldi..Ne kadar dar ve kapalı bir çuval ile çuvalladıklarını anladılar ve "Biz örtünmeye karşı değiliz" demeye başladılar...
Dediler ama..Şimdi de.."Bunların önünü,doğumdan önce kesmek lazım..Doğum ile kesemiyorsak ana okullarında..o da olmazsa ilk ve orta öğretimde kesmek lazım" diye düşündüklerinden.."İlkokulda türban" diye çırpınıp duruyorlar.Maksatları,kadınlarının örtünmesinin yolunu, henüz,yolun başında kesmek..Yani.." İlk okulda örtünmek yasaktır " yollu bir "kanun maddesi"ne sahip olmak...Şimdilerdeki bütün provakasyonların temel sebebi,hükümeti ve Meclisi,böyle bir "kanun maddesi" yapmaya zorlamak...
Nitekim..Bu provakasyonlar işe yaradı ve önce Cumhurbaşkanı'nın eşi hanfendi ve sonra da Cumhurbaşkanı Beyfendi.."destek" mesajları vermeye başladılar..."İlkokulda başörtüsü olamaz" diyorlar veya demeye getiriyorlar...Üstelik,hanfendinin kendisi de bir "başörtüsü mağduru" olduğu halde...
Peki hanfendi...Dediğiniz gibi olsun..İlkokulda başörtüsünü yasaklayalım...Sadece bu "yasak" sözünün,baş-açıklığı "emir" haline getireceğini sana kim anlatacak?...Daha ilk okulda "Başörtüsü yasak" kelimesi ile karşılaşan bir "beyin" bu yasağı,ömrünün hangi deminde "delme"ye çalışacak...
Sen,şanslı idin.Çünkü,şu ana kadar,kadınların giyim-kuşamlarında,her hangi bir "yasak" olmadan büyüdün..."-Yasak yok..Bir takım kötü niyetli kişilerin yasadışı dayatmaları ve çetelerin hakim oldukları alanlar var..Ve bu dayatmalara ve alanlara karşı direneceğiz.Çünkü,hukuk bizden yana" diyebildin...Şimdiki çocuklar,henüz,ilkokulda bu "yasak" ile "hukuken" karşılaşırlarsa...Senin kurduğun ve kurabildiğin cümleyi TBMM ve Cumhurbaşkanlığı makamını da kapsayacak şekilde mi kurmaya kalkacaklar?
Rejimini seven hiç kimse bu provakasyonlarla netice alacaklarını sanmasın...Yemedik ve yedirmeyiz.
***
Kişinin,dindarlığı "mükellef" olduğu andan itibaren,kendisini ilgilendirir.Buna,kimseyi müdahil etmeyiz ve ettirmeyiz...Bu,ister Şeyh olsun..İster Diyanet olsun..İster Devlet olsun...İster mahalle olsun..İster muhtar,ister vali ister başbakan veya isterse Cumhurbaşkanı ve hatta isterse Cumhurbaşkanı eşi hanfendi olsun..Kimsenin müdahelesini kabul etmedik ve etmeyiz.
Hükümet ve TBMM bu tuzağa düşmesin.İlkokul veya hatta Anaokulu'nda yasaklamak dahi,"öteki din" dayatmasıdır.Çocuğun,başının açık olmasından bir şey olmuyorsa,kapalı olmasından da bir şey olmaz.Çocukların gülümsemelerinden rejim sorunu çıkaranlara böyle deyiverin.
Bu hakemlerimizin kötü gidişine kim dur diyecek gerçekten merak ediyorum. Burada ben hiçbir hakemimizin etki altında kaldığını, her hangi bir takımın lehine veya alehine karar verebileceğini hiç düşünmüyorum. Fakat hakemlerimiz sahada hakemlik yerine hakimlik yapmayı tercih ediyorlar. Bir hakem yanlış bir karar verebilir. Buna hiç itirazım olmaz. Fakat eğer bir hakem bu yanlış kararını diğer bir yanlış karar ile örtmeye çalışırsa, hakem değil hakim olur. İşte gerek Bünyamin Gezer gerekse Bülent Yıldırım hakemlik yerine hakimliği seçen hakemlerdir. Dün gece Bülent Yıldırım tam bir fiyaskoydu. Koray’ın önce kendi ceza sahasının hemen dışında topu elle oynamasını ve aynı Koray’ın topu elle düzeltip Galatasaray’a gol atmasını görmedi. Zaten bunları görse idi Eskişehirspor 43.dakikadan itibaren 10 kişi kalacaktı. Fakat ben bunları görmedi diye Bülent Yıldırım’a kızmam. Bülent Yıldırım’a kızdığım konu yanlışı başka bir yanlış ile düzeltmek istemesi. Koray’ın bu iki elini görmeyen Bülent Yıldırım, Dos Santos’un kendini yere atmasına hemen penaltı düdüğü çaldı. Tabii buda yetmedi ve ilk devre iki elle oynamanın etkisinde kalan Yıldırım ikinci devre hemen hemen her pozisyonda Galatasaray lehine düdük çaldı. Jo’nun ‘kart göster’ işaretini görmüş olmasına rağmen; sarı kartını Jo’ya gösteremedi. Dün akşam ki Bülent Yıldırım’ın yönetiminin aynısını Pazar akşamı Bünyamin Gezer de Fenerbahçe-Antalyaspor maçında gösterdi. Emren’in düşürülüşüne penaltı vermeyen Gezer, Necati’nin de düşürülüşüne penaltı veremedi. Galatasaray’ın yenilgisini hakeme bağlamak yanlış. Eğer sen Galatasaraysan, rakip takımı da hakemi de yenmen lazım. Eğer senin en güçlü yanın forvetin ise ve senin forvet elemanlarının hiç biri (Jo hariç) hiçbir şey yapmaz ise, zaten 3 puanı bırakırsın. Jo haricinde hiçbir Galatasaray’lı futbolcu dün gece vasatı bile aşamadı. Caner bu takımın oyuncusu değil diyoruz da kimseyi inandıramıyoruz. Caner sürekli telafisi mümkün olmayan hatalar yapıyor. Madrid maçında yaptığı hatalar ile UEFA dan elenmemize, dün gece yaptığı hatalar sonucunda da Galatasaray’ın Eskişehir’de 3 puan bırakmasına sebebiyet verdi.Hiç kimse ‘ efendim Caner sol bek değil’ diye sığ laflara sığınmasın. Dün akşam özellikle Eskişehirspor’un ilk golünden önce yapmış olduğu hata tamamen bir konsantrasyon eksikliğinden kaynaklanır. Galatasaray’da oynayan hiçbir futbolcunun böyle saçma sapan hata yapma hakkı yoktur. Servet ise büyük bir form düşüklüğü içinde.Son adam oynayan bir stoper ‘Teiming’ hatası yapamaz. Sevet’in bir an önce toparlanması gerekir. Dün akşam Arda, Keita, Elano, Mehmet Topal, Ayhan, Neil, Sabri geçen haftaki oyunlarından çok uzaktılar. Eskişehirspor’lu futbolcuları ve özellikle Rıza Çalımbay’ı Galatasaray galibiyetinden ötürü kutlarım Sevgiyle kalın



















