MELANCHOLIA

MELANCHOLIA

11 Eylül 2012 Salı 05:58
Dücane Cündioğlu'nun Lars Von Trier'in Melancholia isimli filmi için yaptığı yorum yazısı...

MELANCHOLIA

 














Hypotheses non fingo.



Newton,
Philosophiæ Naturalis Principia
Mathematica
nın 1713 tarihli ikinci basımına eklediği notlarda kullanır bu
ifadeyi.


Faraziye uydurmuyorum.





Çıplak
olgulardan çıkarsanmayan her yargı teşebbüsünü deneysel felsefede yeri olmayan bir varsayım addeder bu bilimadamı.
İddiasına göre, o önce tikel önermelerini olgulardan çıkarsamakta, ancak daha
sonra tümevarım yoluyla bu önermeleri genel yargılara
dönüştürmektedir.



Hipotez bu yüzden bir varsayım türü. Sanki
olgulara ihanet. Geçici kabuller çünkü. Koşullu yargılar. Ama bir süreliğine.
İspatlanana kadar. İspatlanana, yani
subutiyeti açıkça gösterilene kadar.


Bilimsel
umudun bir diğer adı hipotez.
Bilimden çok, bilimadamının umudu. Soyutlamanın. Varolanla temasa geçmenin
ayrıcalığı. Fizik’le. Doğa’yla. Varsayarak ilerlemek, farz u itibar ederek.
Derken, bir süreliğine olsun zihinde varlığı kabul edilenin daha sonra
dış-dünyada da varlığının gösterilebileceğini farzetmek. Hipotezler üretmek.
Boşa çıkarsa eğer, yılmadan yeni varsayımlar geliştirmek ve her defasında
gerçekliğe başvurmak suretiyle bu varsayımları olgular üzerinden biteviye
sınamak.


Peki
sözkonusu olan gelecek
ise?


Varsayımların yerini tahminler alır bu
sefer. Bilimsel tahminler. Olasılıklar, öngörüler, hatta önsavlar. Delili nedir?
İstatistikler, yani biriktirilmiş gözlem ve deneyler. Öngörülerin dayanağı daha
önce neyin ne kadar olduğudur. Bilinmelidir ki olgu, tekrarların ve dahi
tekrarlardaki sıklığın vesatetiyle oluşur. Miktarla. Olasılıkların
miktarıyla.

Tam da
bu-ara-da, alkışlardan ne söylediği bir türlü anlaşılamamış bir dehanın, yani
Goethe’nin, Newton’a, hiç değilse Farbenlehreda (1810), yönelttiği
şiddetli itirazların, matematiğin o kavi ve muhkem surları karşısında yetersiz
ve hükümsüz kaldığını hatırlamak gerekir. Hesabın ve tekniğin karşısında. Ne
yazık ki henüz arkamızda bıraktığımız o koskoca yüzyıl içinde bu kavganın
yaratıcı değerine işaret eden pek kimse çıkmaz. Kant ile Goethe’yi Discovering the Mind (1980) adlı
eserinde iki karşıt kutba yerleştiren Walter Kaufmann’ı saymazsak, bir tek
Heidegger istisnaymış gibi görünüyor. Bir Alman. Üstelik o da olup biteni yıllar
sonra farketmek koşuluyla. Örneğin iki dünya savaşını da idrak ettikten sonra.

Goethe’yi
yıllar sonra anlamaya başladığını (mit
den Jahren lerne ich Goethe verstehen
) itiraf etmekten kendini alamayan
yaşlı filozofun görüşlerine ancak sevdiği kadına yazdığı 18 Aralık 1950 tarihli
özel bir mektuptaki ürkek satırlar sayesinde muttali
olabiliyoruz:


Sein Kampf gegen Newton für die Phänomene ist auf dieser
geschichtlich gegebenen Basis der Scheidung des «Ästhetischen» und «Noetischen»
dennoch in der Richtung angelegt, die Erde für die Welt gegen die bloβe Rechnung
zu retten. [Estetik-Noetik
ayrımının işbu tarihsel temeline istinaden Goethe’nin fenomenler hakkında
Newton’a yönelttiği şiddetli itiraz, ancak evrenin hatırına yeryüzünü
kılı-kırk-yarıcı hesap(çılık)tan kurtarmaya matuftur.]





Estetik-Noetik ayrımı, yani sezgisel ve akılsal arasındaki o çok güç kaynaştırılabilir
ezelî karşıtlık, Goethe ile Newton’un dünya-görüşlerinin ufkunu da belirler
kaçınılmaz olarak. Bilge artık yerini
bilgine terketmek zorundadır.
Kılı-kırk-yarıcı hesap adamına. Mühendise.

Bundan
böyle bedii-ilmî veya hadsî-aklî ayrımının körüklediği kavga,
ilkinin aleyhine sonuçlanacak, Goethe’nin direnişi bu süreci durdurmak bir yana
yavaşlatmayacaktır bile. Oysa güzel’i kenarda durmaya zorlamak suretiyle yaşamın
bütüncül yorumuna ulaşamayız.

Çözümleyici olanın hükümranlığı sezgilerimizden
vazgeçmemize yol açmamalı. Direnmeliyiz. Bilimsel öngörülerin yerine,
dikkatimizi bir an için kehanetin doğasına yöneltmeliyiz. Çünkü bilimadamı
geleceğe bakarken geçmişe muhtaç olduğunun farkındadır. Öngörüde bulunurken asla
geçmişten kaçınamaz. Doğanın geçmişinden.

Kehanetin
işleyişi çok farklıdır oysa. Deney ve deneyimin pek bir yararı olmaz. Geçmişin.
Tekrarın. Sıklığın. Kehanetin kudreti bizzat kahinin masumiyetindedir. Kahin
değilse, kahinenin bekaretinde. Ama her halukarda saflığında. Çocuk veya kız
olmasa bile muhakkak kocakarılığında. Yinelenen çocukluğunda. İlla ki haz ve
çıkardan uzaklığında. Deliliğinde. Cinnetinde.

Cadılığın
kehanetle, büyüyle, keramet ve mucizeyle ilişkisi, kadınlığın doğayı temsil
etmesi nedeniyledir. Ancak natura
naturans
anlamında değil, natura
naturata
anlamında. İlki erkeğin vasfı. Tanrı’nın. İkincisi mahlukatın.
Doğanın. Kadının. Akıldan uzaklığın.



İmdi,
akıl-esin karşıtlığının belirdiği yerdeyiz. Bilim ile Sanat’ın, Felsefe ile
Din’in, Kemal ile Zeval’in, Erkek ile Kadın’ın.


Antik
çağlarda histerinin, orta çağlarda melankolinin, modern çağda depresyonun kendisine yakıştığı,
yakıştırıldığı biricik varlığın kadın olması asla tesadüf değildir. Akıldan
uzaklığın nimetleri kadar külfetleriyle de başa çıkmak zorunda bırakılan kadın.
Kehanetin mebdei. Nitekim Kassandra her kadında küllerinden dirilir. Bir daha.
Bir daha. Her kadında. Her defasında. Görür ama kimseyi ikna
edemez. Hakikatin bilgisi akıldan feragat edilmedikçe
üstlenilemez. Delirmek, yani cinnet hikmetin biricik koşuludur. Ödülü değil,
koşulu. Hakikatin bilgisinin. Hem de en önemli koşulu. En önemli ve en
değerli.


Kadın,
Lars von Trier sinemasının kaçınamadığı yazgı. Bütün filmlerinde. Belki kadını
yok ama annesi var. Bir de kendisi. Yeterince kendisi. Kaçınamayacağı animası. Son filmi Melancholia (2011) işte bu yazgının en
kalıcı uğraklarından. Üstelik Antichristin (2009) hemen ardından. Bu
nedenle sağaltıcı.

Lars’ın
birçok filmi gibi hak ettiği karşılığı görmedi. Anlaşılmadı çünkü. Skandal
düzeyde irkiltici bulundu. Yönetmeni tebessüm ettirecek denli
irkiltici.

İnsan
anlamak ister, anlamayınca kızar, öfkelenir ve suçlar. Sonuçta elenir. Usulca
elinden tutulur ve nezaketle yorumsamanın sınırları dışına bırakılır.
Sırf yorulmadığı için. Anlamak için gereken asgari titizliği göstermediği için,
sadece sanatçının cilvelerine, hatta kaprislerine değil, asıl sanatın o
ikircikli diline nüfuz edemediği için. Simgelere. Çiftdeğerliliğe. Ambivalanceın özüne.





Antichrist Tarkovski’ye adanmıştı. Lars’ın
hesaplaşmaktan bir türlü kendini alamadığı selefine. Antichrist gibi Melancholia da Tarkovski’yle
hesaplaşmanın mahsulü. Hiç kuşkusuz. Bu nedenle Tarkovski’yle paralel okumaya
tabi tutulmadıkça Lars’ın ne dediği kolay kolay anlaşılamaz, özellikle
Tarkovski’nin ölmeden önce çektiği Offret (1986) adlı son
filmiyle.




Aralarındaki en önemli fark, Tarkovski insana inanır,
güvenir, iyimserdir bu yüzden, Lars ise kötümser. Elindeki malzemeyi birbirine
sürterek çitiler, ezmeye, unufak etmeye çalışır. İzleyicisine müsamahasızdır.
Ses almaya gereksinim duyar, alkışa değil. Övgüye hiç değil. Şefkat isteyen
kiliseye gitsin, içinizde hakikat ateşini avuçlamak isteyen varsa buraya gelsin,
der gibidir. Kendini, hakikatini, çocuksuluğunu küstahlığında gizler.
İnadına.

Lars, bir
söyleşisinde, ben 19. deliğin içindeyim, der. Limboda yani. Tamıtamına zindanda.
Sanatçının, yazgısı gereği, asla içinden çıkamayacağı kuyunun en dibinde.
Cehennemde. Cehennemin ilk halkasında. Ama zahirde. Gerçekteyse yaşamın
zirvesinde. Putperestler meclisinde. Suçlamak ve yargılamak yerine önce anlamak
gerek. Anlamak, yani hürmet etmek!





Melancholianın kahinesi, cadısı, azizesi Justine’dir (Kirsten Dunst). Bir tür
Kassandra. Geleceği görür. Kıyameti. Yokoluşu. Bedelini de öder önceden
görmenin. Çaresiz yalnız kalmak zorundadır. Gördükçe. Farkettikçe. Kazanmayı
umursamaksızın fasulyelerin adedinin 678 olduğunu bilmekten büyük bir ıstırap mı
vardır bu dünyada? Justine bilir ve acı çeker.





Patikalarda limuzinle dolaşılmaz.


Giriş
sahnesinin gongu bu vuruşla çalınır ve teleskobun kehanet karşısındaki acziyeti
kesinleşene değin bu vurgu hiç ama hiç azalmaz. Doğanın çalılıkları içerisinde
aklın kesinliğinden, biliminse heybetinden beklenecek yararın sınırlı olduğu
kabul edilmeli ve hürmetle sezginin önü
açılmalıdır. İntuitionun.
İlhamatın.
Sırriyatın.
Keşfiyatın.
Fütuhatın.

Ancak
hazırsanız tecelliye mazhar olursunuz. Dikkatle yönelmişseniz. Bekliyorsanız.
Hira’daysanız.

Kuşku
duymamalı, gaflet zuhura manidir. Mucizelere.

Filmin
ilk bölümünde yönetmenin seyirciyi hayli yoran hareketli kameranın sert
kullanımını tercih etmesi belki biraz acımasız ve fakat yerinde bir teknik
olarak bir kenara kaydedilmeli. Çünkü böylelikle hem izleyicide duygu olarak
yaşanmasına gereksinim duyulan baş dönmesi (motion sickness) büyük ölçüde sağlanmış
olur, hem de gündelik korku ve kaygılar (furcht) ile varoluşsal daraltı ve
gerginliğin (angst) yol açtığı iki
karmaşa biçimi açıkça farkedilecek hale gelir. İlki metalik bir gürültü. Maddi.
Kulak tırmalayıcı. Bedenen yorucu. A-ritmik. Düğün gibi. Diğeri ise, salt sükut
darbesi. Tamamiyle ritmik. Düzenli. Sakin. Ancak ruhsal. Biri dış-dünyada (beyin) ağrılara yol açarken, diğeri
içeride (kalp) sızılara neden
olur.

Filmin başlarında yer alan en
etkileyici sahnelerden biri de ablası Claire ile arasında geçen tartışmanın
akabinde Justine’nin tepkisidir. İnsan Marquis de Sade’ın Justineini hatırlamadan edemez. Sonuçsuz
kalacak bir saflığı. Kirlenecek olduğunda bakılamaz hale gelecek olan gerçek
altın sarısını. Nitekim Justine kızgınlıkla hemen ayağa kalkar ve kütüphane
raflarında açılı halde duran sayfalarından Mondrian’ın neoplastisist
çizgileri ile Maleviç’in modern çağı ve
makinalaşmayı kutsayan Siyah Daire
(1913), Beyaz Kare (1915) vb.
suprematist resimlerinin göründüğü sanat kitaplarını kaldırarak, onların yerine,
hızlıca Yaşlı Bruegel’in Jäeger
im Schnee

(1565) ve Das
Schlaraffenland
(1567), John Everett Millais’in The Woodsman’s Daughter (1851) ve Ophelia (1851-52), Caravaggio’nun ise
Davide
con la testa di Golia

(1610)
adlı resimlerinin bulunduğu kitapları koyar.


Justine’nin Maleviç’in yerine Millais’i tercih etmesi,
sadece film afişinin de ilham kaynaklarından Ophalia tablosunun melankolinin
simgelerinden birini teşkil etmesi sebebiyle olmamalı. Çünkü 1848’de Millais’in
de kurucularından olduğu Pre-Raphaeliteler, John Ruskin’in
rehberliğinde, sanayi devriminin etkilerine, makinalaşmaya, modernleşmeye
şiddetle karşı çıkıyorlar ve Kitab-ı Mukaddes’in ve hatta mitolojinin saf ve
berrak ruhuna geri dönülmesi çağrısında bulunuyorlardı. Raphael
öncesine.

Maleviç
(öl. 1935) ise, malum, tam aksi istikametteki bir söylemin temsilcilerindendir.
İlerleme ve makinalaşmanın coşkulu taraftarlarındandır, tıpkı 1923’te aşağıdaki
dizeleri yazan, Mayakovski’nin etkisi altındaki genç Nazım
gibi.



Trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!

her dinamoyu

altıma almak için çıldırıyorum!

tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor

oto-direzinler lokomotifleri!

Trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!


Kitab-ı
Mukaddes Batılı bilincin kurucu ögesidir. Gözardı edilemez temel. Bruegel’den ve
Caravaggio’dan seçilen tabloların da bu temeli güçlendirmeye hizmet ettikleri
kuşkusuzdur. Mesela Davud, nasıl olur da kendisinden çok güçlü olan Golyat’ın
kellesini koparmayı başarır. Elbette iman gücüyle.

Hatırlanacak olursa, Offrette
de Tarkovski, Leonardo da Vinci’nin Adorazione
dei Magi
sinin (1481) simgesel gücünden yararlanır.
İsa’nın gelişi karşısında boyun eğen bilimin tevazûu, benim çevirimle, kahinlerin arz-ı ubudiyeti ile tescil ve
takdis edilir.

Kısacası,
her iki filmde de bilim-kehanet, akıl-sezgi karşıtlığı her adımda açıklığını
muhafaza eder, hem de hiç taviz vermeksizin. Ne ki sadece dikkatini
esirgemeyenler için.

Filmin
ikinci bölümünde ise, temel figürler üç kişiden ibarettir: Justine’nin ablası
(Claire), eniştesi (John) ve yeğeni (Leo). Yani Justine dışında,
Melancholia’nın dünyaya çarpma (kıyametin kopma) ihtimali karşısında tepkilerine
yakından tanık olacağımız üç kişi.




Dünyaya
en bağlı olanı John’dur. En paracı, en haris ve en hoyrat davrananı. O koca
teleskobuyla her şeye hakimdir. Güya. Bütün hazırlıkları yaptığına inanır.
Bilimin temsilcisi odur. İhtimallerin kesin sesi. İhtimaller tükenince en evvel
o yaşamına son verir. Bencilce. Kimseye haber vermeden. Eşine ve biricik oğluna.
Sorumluluklarını hiçe sayarak. Ölüm korkusu karşısında o kadar dayanıksızdır ki
kimseyi düşünmez.



Claire de
ondan pek aşağı kalmaz. Ancak o bir annedir nihayetinde. Natura naturata. Tereddütler yaşar.
Yaşama hayli düşkündür. Ne var ki her defasında güçlü ihtimalleri değil, zayıf
olanları seçer. Muhafazakardır. Her halukarda statükoyu korumaya çalışır. Sakin
ve mutedil görünür. Vasat ve itidali gözetmek, mevcudu muhafaza etmenin en emin
yollarındandır çünkü. Bu yüzden de ölmekten çok kaybetmekten korkar. Modern
burjuvazi Claire’in çelişkilerinde tecessüm eder. Yaşama hakkını zor ele
geçirmiştir, kolayca kaybetmeye dayanamaz. Nedir yaşam? Belki kendisine fazladan
19. deliğin de eklenmiş olduğu bir golf sahası.

Küçük
yeğen Leo ise, teyzesine (kahine’ye) kulak veren tek kişidir. Evde belki de
inanan tek kişi. Masumiyeti Leo temsil eder. İnancı. Teslim olmayı. Güvenmeyi.
Aldatılmaya hazır olmayı. Olup bitenlerden habersizdir. İnanır ve tevekkül eder.
Hepsi o kadar! Bu yüzden huzur içerisindedir. Çelikkıran teyzesi (steelbreaker) onu her türlü kötülükten
koruyacaktır.

Korur da.
Hiç değilse önceden hiçbir kaygı duymadan gözlerini kapamasına yardımcı olur.
Yaşamı terketmesine. Korkmadan. Paniklemeden. Tevekkül içinde. Gözlerini kapar
ve bekler.

Nasıl?




Birkaç
dal parçasını birbirine çatıp oluşturdukları derme çatma bir kulübe
müsveddesinin altında elele tutuşmak suretiyle. Bilimin devasa teknolojik
aygıtlarıyla değil, bilakis kalbe sükunet veren şefkat dolu iki eli ellerinde
hissetmekle.





Modern
dünyada din belki o derme çatma kulübe müsveddesi kadar yoksul görünür insana
ama, unutulmamalıdır ki akademinin çatısı altında bulunmayan ne varsa,
mabedlerde kendisine o sunulur. Kehanet, yani umut, yani mucize. İnsan insanı
mabedde bulur. Yoksullukta.


Offretten
ödünç alınan ne çok şey vardır Melancholiada.

İlkinde,
Alexander, yaklaşmakta olan kaçınılmaz sonu görür. Nükleer savaşın
korkunçluğunu. Bir tek o görür. Eşi Adelaide ise, tıpkı Melancholiadaki John gibi, ölüm
korkusuna dayanamaz ve panik içerisinde krizler geçirir. Her iki filmde de
dünyaya en düşkün olanlar, ne gariptir ki en önce dizleri
çözülenlerdir.

Umudun
sembolü olan Alexander, hiç tereddüt etmeden keffareti öder ve gidip büyücü
kadınla yatar. Maria (Meryem) ile.
Annesiyle. Doğanın kucağına döner yani. Makinelerin acımasız dünyasından doğanın
şefkatli kucağına.


VE
bela bir anda defolur. Dünya kurtulur. Yaşam. İnsan. Önce söz vardı, diye başlayan film
aynı mottoyla sona erer. Aynı ayetle. Umutla. Alexander nasıl ağaca su verdiyse, oğlu da
babasından öğrendiği gibi aynı ağaca su vermeyi sürdürür. Ve film boyunca tek
kelime etmeyen çocuk son sahnede konuşur. İlk kez. Önce yaşam vardır. Her daim
yaşam. Oysa Justine’nin çalıştığı şirketten gelen genç halefiyle uluorta
birlikte olması hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü iş dünyası masumiyetin bikrini
izale etmekte istisna gözetmez.







Tarkovski
iyimserdir demiştik ya, işte bundan. Oysa Lars, Melancholia’yı elleriyle
dünyanın üzerine fırlatır ve film finalde o büyük çarpışmanın efektleriyle sona
erer. Kıyamet kopmuştur. Kaçınılmaz son gelmiştir. Umut tek kelimeyle
palavradır. İzleyiciler sinema salonunu bu duygular içinde terketmek
zorundadırlar. Baş ağrısıyla.










Hatırlanacak olursa Dogvillein (2003)
finalinde hayatta kalan tek canlı bir köpekti. Açıkçası Köpekistanın
istinadgahı. Adı ise Musaydı.
Kısaca Yasa. Töre. Kanun. Amacıysa adalet. Göze göz, dişe diş. Evet, merhamet
değil, adalet. İsa değil, Musa. Amerika’nın kurucusu. Köpekistanın.






Lars
izleyicisini şaşırtmaktan hoşlanır. Melancholiadaki ata verilen isim de aynı
derecede ilginçtir: İbrahim. Köprüyü
geçmeye direnen İbrahim. Justine’nin
biricik yoldaşı, tek dostu.





Ölüm
karşısında bilimin çaresizliği muhayyilenin gücüyle dengelenmiş ve yaşamın bu
kahredici çelişkisinden insanlık birkaç yorum denemesiyle uzaklaşmaya
çalışmıştır. Mesela bedeni feda edip karşılığında ruhu kurtarmanın daha teselli
edici olduğu kesindir. Ne de olsa ölüm, her defasında, karşılaştıklarının en
korkuncu olarak çıkar insanın önüne.

Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen,
ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die gröβte Kraft
erfordet.

Gayet
sade bir söyleyişle, malumu i’lam eder Hegel, ve haklı olarak gayr-ı vaki’nin,
gerçek-olmayan’ın bir diğer adı olmak itibariyle ölümden daha dehşet verici ne vardır bu
âlemde, diye sorar usulca. Ardından da ekler:



Ölüyü sıkıca tutup kavramak çok büyük bir güç gerektirir.
Fevkalade bir güç.

Bir
hamlede ölümden (der Tod) ölü’ye (das
Tote) geçer. Zihinden zihin-dışına.



Önerisi
ise aufhebung yoluyla müdrike’nin (verstand) ikiliğe geçit veren o
çözümleyici gücünün ötesine geçip sentezi kuran akl’ın (vernunft) maverasında mutlak’ın sözde
sükunetine ulaşmak. İkilikten kurtulmaktan başka hedefi yoktur bu büyük ustanın.
Efendi-köle diyalektiğinden. Tüm varlığıyla birliğin susuzluğunu çeker. Dizgede
herşeyin çözüleceğine inanır. Sistem dahilinde. Bütünlükte. Çözümleme ile çözmeyi birbirinden ayırt etmeyi bir
türlü başaramaz.



Hegel’in
bir tür yüksek bilinçlilik (die höhere
vernünftige Bewegung
) dediği, açıkça söylemek gerekirse, bizim geleneğimizde
gafletin ta kendisidir. Aklın aldanışından ibarettir. Bilincin kibir ve gururu,
çok ilginçtir, faraziye uydurmuyorum
derken bile faraziyeler deryası içinde yüzdüğünü saklar insanoğlundan.
Yanıldığını görebilmesi için herkesin biraz beklemeye gereksinimi vardır. Daha
yeni ve daha keskin faraziyelerin zuhurunu beklemeye.

Yokoluşun
kendisinden çok, duygusu sarsıcıdır. Algısı. İdraki. Bu sarsıcı hakikati aşmanın
yollarından biri olarak ruhun
ölümsüzlüğü
teorisi, kabul edilmelidir ki en eski ve en etkin yorumlar
arasında yer alır. Farklı bedenlerde dolaşan ölümsüz bir ruhun selametiyle
yetinmek. Arındıkça kendine daha iyi bedenler bulmak. Her defasında. Sonsuza
değin.
Bedenini arayan ruhlar
kadar, ruhunu arayan bedenler de var. Mumyalar. Güya yokolmaz bedenler.
Sihirli bir güç tarafından birgün canlandırılmayı bekleyen dondurulmuş
cesedler. Buna
mukabil, bir de öte-dünya inancı. Semavi dinlerdeki ahiret itikadı. Ruhun
ölümsüzlüğü, bedenen dirilme, vb. semavi dinlerin kendi alimleri arasında bile
tartışmalı konular olmakla birlikte, insan yaşamının ölümle sonuçlanması
ihtimaline en güçlü başkaldırış en nihayet bir öte-dünya inancından ibaret.
Hangi koşullarda olursa olsun öte-dünyada (cennette veya cehennemde) varolmaya
duyulan güçlü inanç. Ne tuhaf değil mi, bir bakıma, yaşamı küçümsemenin farklı
bir tarzı.

Miguel
de Unamuno
ruhun ölümsüzlüğü sorununu uzun uzun tartışan çağdaş yazarlardan biri, belki de
en önemlisidir. Del sentimiento trágico
de la vida
(1913) adlı eserinde, yaşamın en trajik duygusu, insanın ölmeye
yazgılı oluşunu bilmesinden ibarettir, der. Nitekim Heidegger de daha sonra
insanı Sein-zum-Tode olarak tanımlayacak ve varoluşçuluğu Kuzeyli
Germenlere özgü bir ölüm-felsefesi haline getirmekten
çekinmeyecektir.





İnsan...
katlanması çok zor ama, öleceğini bilen tek canlı! Trajedinin kökeninde de bu
var, önceden bilmek.







Trajedinin, yani
Prometeus olmanın kökeninde. Önceden bilmenin. Prometeus’un sözcük anlamı,
önceden bilen, öngören demek. O bir erkek bilici’dir. Kassandra’nın
yoldaşı. Prometheus desmotes. Zincire
vurulmuş ve hergün yeniden ölmeye mahkum edilmiş adam. Prometeus’un bir de
kardeşi vardır, adı Epimeteus. İlginçtir onun da anlamı, sonradan gören
demek, ancak her şey olup bittikten sonra gerçeği kavrayabilen manasında.
Epimeteus gafili temsil eder. Aymazı. Mankafayı.

Tehlikeyi
gerçekleşmeden önce görmek zorundayız. Önceden görmek, yani bedeli ne olursa
olsun Prometeus olmak ve Epimeteus’un düştüğü çukura düşmemek. Gaflet
çukuruna.

Bilmek,
ıstırapların yegane kaynağı. Gafletse ezeli şifa. Ahmakların tesellisi. Her daim
önüne bakmak. Şimdiye. Unutmak. Yadsımak. Uyurduk uyardılar, diriye saydılar
bizi, diyememek. Rıza lokmasını kusup farklı formlarda sunulan çağdaş
prozac’lardan medet ummak. Melankoli, imdat demenin modern karşılığı.
Çökkünlüğün. Haz kaybını telafi etmek uğruna bini-bir-para tekniklerle
oyalanmak. Olmazsa, Justine’in o derme çatma kulübe müsveddesine sığınmak, ve
kendine tutacak/tutunacak bir çift el aramak.




Bu ölüme-doğru-varlıkın
yokoluşa direnişinin hiç
kuşkusuz ki başka yolları da var. Daha seküler biçimleri. Bunların en yalın
olanlarından biri, İsveçli yazar August Strindberg’in Fadren (1887) adlı dramasında yer
alır.

Kendisine ihanet ettiğinden
kuşkulandığı karısı Laura’yla tartışan Yüzbaşı, teessüf içinde ona şöyle
der:

Başka bir dünya inancı taşımadığımdan, benim için bu
çocuk, ölümümden sonra benim hayatımın devamı olacaktı. Belki bu gerçekler
dünyasında karşılığı olan tek ölümsüzlük kavramı.




Kimileri
çocuklarında, kimileri eserlerinde ölümsüzlüğü ararlar. Başka bedenlerde bile
olsa yok olmayı kabullenemezler. Yapılan her açıklama, yaşanan her çelişki, öne
sürülen her yorum ölümü kabullenemeyişin bir sonucu. Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır
insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o,
ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir
tutanın ruh olduğuna (per l’anima) inanıyordu.

Kullandığı tüm sarsıcı tekniklere karşın, Lars’ın, ölüm
karşısındaki tavrının, belki görünürde daha rijit ama daha sakin bir
kabullenişin göstergesi olduğunu söyleyemez miyiz? Örneğin, Claire gibi çırpınıp
direnmek yerine Justine gibi teslimiyet, panik yerine rıza. Bu-ara-da sıraya
girmek, sürüye katılmak yerine çıldırmayı seçmek. Çıldırmayı, yani yakınlaşmakta
olanın dehşeti karşısında ölmeden önce ölmeyi. Fakat en nihayet Batılı tarzda.
Ophelia gibi.
Bilinçsizce.


Malum,
Dante
Alighieri’nin
Divina Commediada (1308-21)
inşa ettiği öte-dünya üç farklı kısımdan oluşuyordu: paradiso, inferno, purgatorio, yani
cennet, cehennem ve araf.

Cehennemin
ilk halkasına verdiği ad ise limbo idi. Hani şu, Lars’ın içinde
yeraldığını söylediği 19. delik. Putperestler meclisi. Dante’nin sadece Homer, Virgil, Horace, Sokrates, Aristoteles ve Öklid’i
değil, İbn Sina’yla İbn Rüşd’ü de içine koymaktan çekinmediği
zindan. Tanrı’nın
rahmetine asla nail olamayacakları düşünülen suçsuz ve fakat günahkar putperestlerin yurdu. Sırat
köprüsünden düşmelerine bile izin verilmeyecek olanlar. Ortakkoşucular. Ellerinde, ihtiyaç duydukları o rehber
(İncil) bulunmadığı için, hakikate sadece akılla, salt akılla ulaşmak
için çırpınan zavallılar. Bu yüzden de bu dünyada esin ve sezgiden, öte-dünyada
ise hakkın cemaline bir anlığına olsun nazar ve rüyetten mahrum
bırakılanlar.








Anlamak
çok mu zor, Lars’ın sanatı golf sahasındakilere seslenmiyor. Kurtulabilecek
olanlara. Masumlara da, günahkarlara da. Sırat köprüsünden geçmek veya düşmek
hakkı olanlara değil, bilakis sadece 19. deliğin sakinlerine.

Duvar
diplerinden yürüyenlere.

Uğultulu sözcüklerin peşinden
gidenlere.

En
diptekilere.

Bu haber 3756 kez okunmuştur.
Bu haberde sizin de yorumunuz yayınlanabilir! Lütfen üye girişi yaparak bir yorum gönderin.
Yorum gönderebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye Girişi | Üye Ol
Toplam (0) adet yorum eklenmiştir.
Suriye meselesi bir tuzak mı?

Evet bu bir tuzaktır.% 75(9)
Hayır tuzak değildir.% 16.67(2)
Bir fikrim yok.% 8.33(1)
Takımlar O G B M P
1DG Sivasspor 1163221
2Fenerbahçe 1162320
3Trabzonspor 1154219
4Aytemiz Alanyaspor 1154219
5M.Başakşehir 1154219
6Galatasaray 1154219
7BTC Türk Yeni Malatyaspor 1153318
8Beşiktaş 1153318
9Gaziantep FK 1143415
10Çaykur Rizespor 1142514
11Göztepe 1134413
12İH Konyaspor 1134413
13Kasımpaşa 1133512
14Yukatel Denizlispor 1132611
15Antalyaspor 1132611
16Gençlerbirliği 1124510
17MKE Ankaragücü 112369
18İM Kayserispor 111467
Şampiyonlar Ligi
UEFA Kupası
Küme Düşenler
İMKB 100
99.438
DOLAR
3,5303
EURO
3,9309
Cumhuriyet Altını
946,34
Copyright © 2010 Intolia Haber Yazılımı - Tüm Hakları Saklıdır | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.