Çamlıca'ya Cami konusunda iki ayrı ses !

Çamlıca'ya Cami konusunda iki ayrı ses !

22 Kasım 2012 Perşembe 07:58
Yenişafak Gazetesi köşe yazarlarından Hayrettin Karaman ve Dücane Cündioğlu Çamlıca'da yapılması düşünülen cami projesi ile ilgili ağır eleştiriler getirerek, çağrıda bulundular.

 

Muhafazakar çevrenin düşünürü Dücane Cündioğlu'nun kaleme aldığı Çamlıca için
yakarış yazısı günün olayı oldu. Yeni Şafak gazetesinin diğer bir yazarı
Hayrettin Karaman da Çamlıca'da yapılması düşünülen cami için hükümete
'Derdiniz estetik mi cami mi? sorusunu yöneltti.

Dücane
Cündioğlu Yeni Şafak gazetesinde Çamlıca cami projesini yazdı;


İşaretlerin peşinden koşmaktan çok yoruldum, benim gibi
aşıklar varsa aranızda, hiç değilse, onlar benim kadar zahmet çekmesinler
istiyorum. Bu yüzden sözümü pek söyleyeceğim, açık söyleyeceğim, lütfen
sözlerime kulak veriniz, bilmiyorum ki acaba farkında olmadan çok şey mi
istiyorum.Mabed hakkında bir şeyler söylemek istiyorum, mabed ve mabud hakkında.
Cami hakkında. Tasannu olarak anlaşılmak korkusu bulunmasaydı yalvarırdım,
yapmayınız derdim, kıymayınız. Bu ülkenin, bu şehrin çocuklarını yıllarca
başlarını öne eğdirecek bir ucubeyle sınamayınız.

Nara atamaya
lüzum yok ama hiç değilse iniltimizi duyuralım

Bir damla bir
damla daha iki damla etmez, daha büyük bir damla eder, diyeceğim. Nârâ atmaya
lüzum yok, ihtiyaç da. Hatta çığlığın bile yeri değil. Ama hiç değilse
iniltimizi duyuralım.

Hak, hükümdarların, siyaset ehlinin, idarecilerin
ellerine demiri, yüreklerine cesareti vermiştir.

Niçin?

Elbette
ellerindeki demiri yüreklerindeki cesaretle birlikte kullansınlar diye. Yönetme
sürecinin zorluklarını kolaylıkla aşabilsinler, yıldırımlar, fırtınalar, boralar
karşısında bir hamlede yıkılmayıp, hak adına, halk adına,
haksızlıklara/yolsuzluklara pekinlikle karşı koyabilsinler diye.

Lakin
unutmamalı, bir de mizanı indirmiştir. Mizanı, yani ölçüyü, yani teraziyi, yani
denge ve itidali, ki o demiri acullukla değil, hikmetle, hikmete uygun olarak
kullanabilsinler diye. Hikmete, yani hakikatin bilgisine uygun
olarak.

Kalemin ihmal edemeyeceği büyük sorumlulukları
var

Hak, buna karşılık, ilim-irfan ehlinin, alimlerin,
aydınların ellerine de kalemi, gönüllerine ise fikr u zikri yerleştirmiştir, ki
onlar da kalemlerini hak adına, halk adına ve fakat her halukarda haksızlıklara
karşı kullanmaktan çekinmesinler diye. Kısaca, demirin nasıl hikmet ve mizan
karşısında sorumluluğu varsa, aynı şekilde kalemin de aynı ilkeler karşısında
kesinlikle ihmal edemeyeceği büyük sorumlulukları vardır.

Hak ve hakikat
siyasi erkin tekelinde olmadığı gibi, intelijensiyanın da tekelinde değildir.
Her iki sınıfın da varlık nedeni hakikati temsil değil, hakikate hürmettir.
Çünkü hakikat, elde edilmiş, ele geçirilmiş olanın değil, bilakis elde edilmek
ve kendisine yakın olmak istenilen ilkenin adıdır.

Hakikate nisbetle
ehl-i demirin de, ehl-i kalemin de öncelikli vasfı teennîdir. Olmalıdır. Dikkat
ve itina. Kuşku ve tereddüt. Eylemin ve kuramın namusu kararlı olmakla, inad
etmekle, ben yaptım oldu demekle değil, bilakis hakikate hürmeten kuş gibi ürkek
davranmakla korunur. Yaptıklarımızın, yapacaklarımızın doğruluğundan yüzdeyüz
emin olmak haklılığımızın değil, cehaletimizin alametidir çünkü. Cahiller cesur
olur tesbiti, alemlere rahmet olarak gönderilenin bizlere rahmetinin eseridir.
İfade istifade içindir, muhakkak ayık olmalı, haktan bir nişane olan o beni, ne
yapıp edip benlik beliyyesinin hasarlarından korumaya özen
göstermelidir.

Yanlışın yaygınlığı onu doğru haline getirmez. Bilmeli ki
cehl ilm'in değil, hilm'in zıddıdır. Hilm'in, yani teenni ile, tesamuh ile
hareket etmenin. Cehalet ise fevri hareket etmek, düşünmeden taşınmadan
davranmak demektir. Kontrolsüzlüğün ta kendisidir cehl. Murakabe ve muhasebenin
tam karşıtı. Nitekim Türkçe'de, cahil delikanlı deyişindeki sarkastik vurgu,
eşanlamlı iki sözcüğün yanyana getirilmesiyle elde edilir. Dikkat ediniz lütfen,
eşanlamlı iki sözcüğün.

İslam irfanı asırlar içinde zan ile cehl'i
yanyana getirmiş ve bu iki kavramı açıkça ilmin karşısına koymuştur. Demek
oluyor ki düşünürken zan'dan, sanılardan, davranırken cehl u cehaletten uzak
durmak, demirin de, kalemin de en temel düsturudur. Olmalıdır. İlim kadar, ilm-i
siyaset'in de.

***
Şimdi, elimde kalemden, gönlümde bu toprakların
esenliğinden gayrı bir dâvânın yer almadığı bilinsin isterim. Asırlardır kalbimi
hakikate direnemeyecek şekilde terbiye etmekle uğraşıyorum. Evet, isterim ki
hakikati görünce değil, sezince bile, hemen yüreğim boyun eğsin, bir ömürdür
peşinden koştuğu o nazlı sevgiliye direnmesin, cilvelerinden yılmasın,
yaklaşınca da lüzumsuz gayretkeşliklerle onu incitmesin, hemen benliğini yere
çarpıp kendini bütünüyle sevgilinin ayaklarının dibine bıraksın. Çaresizim,
belki de nasipsiz, bilemiyorum ama bir ömürdür böyle olsun diye
çırpınıyorum.

Yaptım, üstesinden geldim, demiyorum. İsterim, diyorum.
İstedim, diyorum. Niyetimi beyan ediyorum. Elimde değil, acziyetimden olmalı,
anladığım, anlayabildiğim kadar, anlaşılmak da istiyorum.

İşaretlerin
peşinden koşmaktan çok yoruldum, benim gibi aşıklar varsa aranızda, hiç değilse,
onlar benim kadar zahmet çekmesinler istiyorum. Anlamak ve anlaşılmak bu kadar
mı bâr olur insanın sırtında, inanınız, kelimelerim kimseye bâr olmasın, en
azından mânâları âsan olsun istiyorum.

Bu yüzden sözümü pek söyleyeceğim,
açık söyleyeceğim, lütfen sözlerime kulak veriniz, bilmiyorum ki acaba farkında
olmadan çok şey mi istiyorum.

Mabed hakkında bir şeyler söylemek
istiyorum, mabed ve mabud hakkında. Cami hakkında. Çamlıca'da inşa edilmeye
karar verilmiş olduğu anlaşılan meş'um bir proje
hakkında.

***

Tasannu olarak anlaşılmak korkusu bulunmasaydı
yalvarırdım, yapmayınız derdim, kıymayınız. Bu ülkenin, bu şehrin çocuklarını
yıllarca başlarını öne eğdirecek bir ucubeyle sınamayınız. Ya Kahhar! zikrine
bizi muhtaç hale getirmeyiniz, bilakis bırakınız da o besmele'nin edasında
bizlerin de sadası olsun, diye yakarırdım. Bizlerin, yani
Türkiye'nin.

Oylarımızla bizleri yönetmenize biz izin
veriyoruz

Ağa oğlu, beğ oğlu olsanız, susar, ima'yı bile zül
addederdik. Firavunlar gibi gururdan gökleri delen sözde azametiniz secdelerde
hak ile yeksan olacak nasılsa deyû akibetinizi sabırla beklerdik. Ama
değilsiniz, iyi biliyoruz, oylarımızla bizleri yönetmenize bizler izin veriyoruz
çünkü. Yanlış anlamayınız, sadece sizi seçen oylarımızla değil, bütün
oylarımızla. Oylarımızla, yani bu ülkede yöneticilerin seçimle gelip gitmelerine
olan inancımızla.


Sayın Başbakanım insan yaptıklarından
çok yapmadıklarıyla insandır

Şayet Sayın Başbakan'a hitaben
bir mektup yazacak olsaydım, kendilerine, Sayın Başbakanım, derdim, insan
yaptıklarından çok, yapmadıklarıyla insandır. Kaçındıklarıyla. Hz. Musa'nın
elindeki levhalarda yazılı olana evamir-i aşere (on emir) derler, inanmayınız,
doğrusu emir değil, nehiy'dir. Yapılması gerekenleri değil, kaçınılması
gerekenleri söylerler çünkü. Ortak koşmayacaksın, denir, öldürmeyeceksin,
çalmayacaksın, zina yapmayacaksın, vs.

Yapmamayı becerebildiklerimizle
insan haline geliriz bu yüzden. Kaçınmak, ürkmek suretiyle uzak durduklarımızla.
Haram, yapmadıklarımızı içeren sahanın adı. Günah da öyle. Kaçınmamız, uzak
durmamız gereken alanın.

Kelime-i Tevhid dahî lâ ile başlar. Negation'la.
Redd u inkar ile. Reddin reddidir bu yüzden. İlke sahibi olmaktan çok insanın
ilkelerini koruması güçtür. Bilinmeli ki ilkeler icab ve kabulle değil, redd u
inkar ile korunur. Karşı koymakla. Çözülmemekle. Direnmekle. Sabr u sebatla.
Kısaca ayak diremekle.

Çamlıca kötülerin en
kötüsü

İşte bu mülahazalarla, söyleyiniz lütfen, derdim,
kaçınsınlar, yapmasınlar, aman o güzelim Çamlıca tepesine ehven-i şerr'i layık
görmesinler. Kötülerin en kötüsünü. Gerçekleşme imkanına kavuşanını. Aman
sözcüğü ebceden (sayısal olarak) Muhammed'e karşılık gelir, o nedenle bizler
aman demekten, aman dilemekten rahatsız olmayız, acziyet şanımızdandır, der,
aman diler, Çamlıca'ya hürmet için yakarırdım.

Sanırım Ankara yârânı
sesimizi duymaz, ama siz duyun derdim. İstanbul'un sabık Şehremini olarak
zevksizliğin, çirkinliğin, düşünce yoksunu o beton dövmenin Çamlıca'nın sırtına
basılmasına lütfen izin vermeyin, diye yalvarırdım. İşgüzar idarecilerin,
mabedlerimizi, şehirlerin en yüksek tepelerine demirden kocaman haçlar diken
Sırplara, Hırvatlara, Makedonlara, Latinlere eş bir meydan okuma aracı haline
getirmelerinin önüne geçiniz, diye inlerdim.

Son Peygamber'i, Son'un
Peygamberini edeben sona bırakır, iniltilerin sultanı İsa Efendimiz gibi
seslenirdim kendilerine. Matta İncili'ndeki gibi, dar kapıdan giriniz, derdim,
çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş, yol da enlidir, üstelik bu kapıdan
girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol ise çetindir. Bu yolu
bulanlara gelince, onların sayısı çok azdır.
Yaşama, yani bu dünyadaki ve öte
dünyadaki yaşama.

Demiri mizan'a vurmalı, cesareti mizan'ın
kılavuzluğunda kullanmalı. Tarih ibretamiz örneklerle doludur.

Nedense
pek az kimse bilir, Sultanahmet Camii yıllarca cemaatsiz kalmış ve İstanbul
halkı, alimler de, halk da, o güzelim camide namaz kılmayı içlerine
sindirememişlerdir. Çünkü henüz genç bir delikanlı olan I. Ahmed'in, ki 28
yaşında vefat etmiştir, kaprislerinin bir eseri olarak telakki edilmiştir, haklı
olarak. Ulema da, urefa da camiinin yapımına destek vermemiştir. Buna karşın
hakikatte bir opus-magnum, bir şah-eser olan Sultanahmet Camii'nin güya kopyası
iddiasındaki bu acul projenin acilen uygulanması yüzünden benzeri bir utançla ne
İstanbul'un siluetine bir kabus çöksün, ne de gönüllerimizin tam da ortasına
kara bir leke, diye istirhamda bulunurdum.

Fakat ben sadece bu ülkenin
Başbakanına değil, bu ülkenin tüm insanlarına, tüm namuslu aydınlarına
sesleneceğim. Henüz tümüyle yitirmediğimize inandığım Türkiye'nin Ruhu'na.
Vicdanlarımıza.

Bir damla bir damla daha iki damla etmez, daha büyük bir
damla eder, diyeceğim. Nârâ atmaya lüzum yok, ihtiyaç da. Hatta çığlığın bile
yeri değil. Ama hiç değilse iniltimizi duyuralım. Gözyaşlarımızı çoğaltalım.
Geliniz, siyasetin elindeki demirin sertliğini büyüyen gözyaşlarımızla
yumuşatalım. Cesaretlerinin karşısına mizanı çıkaralım. Hikmeti. Hürmeti.
İnsana. Eşyaya. Kuşa kurda. Dağa tepeye. Taşa toprağa. Hürmeti ve mehabbeti ve
merhameti.

Sırf kendimiz için değil, artık bize katlanamayacak kadar
yorgun hale gelmiş olan güzelim İstanbul için. İstanbulumuz
için.

***

İnsan insanını gözlerinden ele verir. Gözlerinin
ışıltısından. Yüzünün gözünün aydınlığından. Yaşam sevincini zaptedemediği anlar
olur ya hani, ama nadiren, o an insanın gözlerinin içi gülüverir birden, gören
olsa utanası gelir, göz aydınlığı işte o anı, o hali remzeder.

Gözün
aydın olsun deyişi, Türkçe'ye has en güzel seslenişlerden biridir belki de. Bir
temenni. Bir dua. Öyle ya, mazmunu, için içine sığmasın da gözlerinin içi gülsün
a benim güzel dostum, demek.

Gözümün nuru deyişini de aynı tasarımın
saçakları arasında bulmaz mıyız? Düşünsenize, bizler, insana has o ışıltıyı hep
gözlerde fark etmez miyiz? Masumiyeti. Ruhun bekaretini. Saflığı. Sadakati. Özü.
Özümüzü. Söylesene ey talib, biz bizi hep gözlerde bulmaz mıyız?

Göz
aydınlığı gözlerde parıldayan sevinç ışıltılarının raksından ibaret. Hani şu,
bütün ihtişamıyla, bebeklerini kucaklarına alan anne-babanın gözlerinde ancak
görebildiğimiz parıltı. Bazen, erinin ta uzaklardan gelen mektubunu heyecanla
açan yavuklunun gözlerinde, bazen gizli bir gururla topladığı bayram
harçlıklarını sayan küçük bir veledin gözlerinde. Sanki saklı bir gururun
dışavurumu. Uzun bir özlemin ardından gelen her kavuşma anında. Hem de bazen
gözyaşlarının eşliğinde, ama hep pırıl pırıl, hep aydınlık, hep ışıltılı, hep
dizginlenemez sevinç parıltıları halinde. Ne ki nadiren. Tekrar yaşamın o yorucu
yakıcı yıkıcı akışına kapılacağımızı bile bile. Bir anlık. Gecenin
karanlığındaki yakamozlar gibi. Ummanların derinliğindeki gibi. Nadiren ama
esaslıca.

Sezdirmeye çalıştığım, hakikatte, Kur'an'da kurret'ul-ayn
olarak tanımlanan halin ta kendisi. Kur'an'ın hakikat taliplerine va'dettiği
ödüllerin en soylularından biridir göz aydınlığı. Bu dünyada ve öte
dünyada.

Nadir oluşu, tanrısal oluşunun temel nedeni. Dünyada
kaybolduğumuzu her farkedişimizde, bir çift gözden ancak izini sürebileceğimiz
tanrısallık o aydınlanışta tecessüm eder. İnanınız lütfen, insan insanını
gözlerinden ele verir. Her şeylerini saklamayı ustalıkla beceren hiçliğin
abideleri o veliler bile, evet, onlar bile bir tek gözlerini saklayamazlar.
Velayetin, yani göz nurunun çağıldadığı pınardır gözler. VE o gözler asla
kendilerini saklamayı beceremezler.


***

Ne şaşırtıcı değil mi,
göz aydınlığı, Efendimize (s.a) bu dünyadan sevdirildiğini bildiğimiz üç
nesnenin sonuncusu. Hakikatte bu âlemdeki tek tesellisi. Yegâne ışıltısı. İlki
kadın. İkincisi güzel koku. Üçüncüsü göz aydınlığı. Lakin başka bir şeyle değil,
sadece namaz aracılığıyla hasıl olan bir göz aydınlığı (kurret'ul-ayni
bi's-salati).

Hakikat ehli burada hemen şöyle bir uyarıda
bulunur:
Efendimizin göz aydınlığı, namazın, ibadetin kendisinden alınan bir
hazzın ifadesi olmayıp, namaz sebebiyle hasıl olan bir hazzın ifadesidir. Çünkü
kişinin ibadetin kendisiyle zevk ve telezzüz etmesi, onun eksikliğine delalet
eder. Efendimizin göz aydınlığının asıl nedeni, namazın kendisi değil, namaz
sebebiyle sevgilinin huzurunda olmaktı. Cemali seyretmekti. Güzeli. Güzelliği.
Nitekim hadis-i şerifte, namazda (fi's-salat) değil, namaz sebebiyle
(bi's-salat) denilmiştir.

Basit bir kelime oyunu
mu?

Asla ve kat'a!

Bilenler bilir,
ibadetin kendisinden zevk alınması caiz değildir, ibadet ibadetin amacı değildir
çünkü. Nafile ibadetlere düşkünlük, ekseriyetle ibadetin amacını unutmanın bir
alameti olarak görülür, ve hakikat ehli, ibadete düşkün müridlerini, maksadı
unutup ibadetten zevk aldıkları gerekçesiyle kenara çekerler. Dinlendirirler.
Çünkü değil mabed, ibadet bile teferruattır mabuda
nisbetle.

 

Peki ya asıl amaç
nedir?

Amaç kurbiyettir, yani sevgiliye yaklaşmak,
yakınlaşmak. Dizlerinin dibinde eğleşmek. Huzurda olmak. Görülemese bile
hakikatin saç diplerinden kokusunu almak. Firakın acısını dindirmek. Hasretin.
Özlemin. Dünyaya ve dahî dünyada savrulmuşluğun ızdırabından bir anlığına olsun
uzak kalmak. Yüzümüze bakar mı, diye ummak, acaba bir merhaba der mi, diye.
Pencerenin kenarına çıkar mı, bir iz, bir im, bir işaret bırakır mı
diye.

Maksud-ı aslî ne ibadettir, ne de mabed, asıl amaç mabuddur.
Sevgilinin ta kendisi. Rızası. Cilvesi. Hakikatte ve fakat her halukarda cemali,
hatta celali.

Göz aydınlığının yegane sebebi o. O, çünkü uzak gibi.
Uzakta gibi. Seslensek duyamayacakmış gibi.

Mabedler yapıyoruz, huzuruna
çıkmak için, sesimizi duysun diye. Sesini duyabilelim diye. Lakin sırf zahirde.
Gerçek aşıkları, mabudlarının gerçek mabedinin gönül olduğunu, onun cemalinin
kendilerine şahdamarlarından daha yakın bulunduğunu bilmezler mi, elbette
bilirler. Ama ne farkeder, bilseler bile, onlar ona onun da beğeneceğini
umdukları evler inşa etmekten kendilerini alamazlar. Mabedler. Mescidler.
Camiler. Şapeller. Kiliseler. Havralar. Hep evler. Cemevleri. Dağ başlarına,
tepelere, bazen en kalabalık, bazen de en tenha yerlere. Kuytuluk köşelere.
Bazen mağaralara. İnlere. Sırf onun ismini anmak için. Lütfen bizden vazgeçme,
diye ricada bulunmak için. Sen olmazsan bizler bu acılara katlanamayız, lütfen
bizi terketme, diye istirham etmek için. Ama sade onun için. Sevgilinin
hoşnutluğunu kazanmak için. Mabed işbu gayeye hizmetin mahsulüdür. İbadet de
öyle. Hepsi de mabud için. Hepsi de sırf ona yaklaşıp yakınlaşmak
için.

Hatırlanacak olursa, Efendimize (s.a) ilk seslenilen yer Hira'ydı.
Onun mabedi bir mağaracıktı. Hani şu aman amanın simgesi. Küçücük. Daracık.
Alemlere asıl rahmet o mağaracıktan yayıldı. Sade Ayasofya'dan, Selimiye'den,
Sultanahmet'ten değil.
İbrahim'in yaptığı mabed, o muhteşem Kabe-i Muazzama,
ağzına kadar putlarla doluyken, Ruh'ul-Kudüs o devasa yapıya, ne içine, ne
çevresindekilere tenezzül buyurmayıp hemen yanıbaşındaki Cebel-i Nur'un
tepesinde, küçük bir mağaraya inmeyi tercih etti. Abdullah'ın yetimine.
Amine'nin yavrusuna. Hakk'ın cebri (Cebrail), cesametteki büyüklüğü ve heybeti
değil de mânâdaki küçüklüğü seçti, yetimin sağ omuzundaki o küçücük mührün
üzerine bûselerini kondurdu.

 

Demir sahipleri aman
diyoruz

Biz bu yüzden aman diyoruz, ne dileyelim ey demir
sahipleri, sizlerden sadece aman diliyoruz.

Bir budist derviş olaydım,
hayvanların sırtlarını dağlar gibi, Çamlıca'nın omuzunu o çirkin dövmeyle
dağlayacaklarının farkında bile olmayan ekabiri engellemek amacıyla ve hem de
halkımı bu utançtan kurtarmak niyetiyle, hiç tereddüt etmeksizin, üzerime benzin
döküp kendimi yakmak isterdim. Lakin hem itikadım, hem de hikmet'ten bu fakire
nasib olan hisse böylesi bir itiraz biçimine izin vermiyor. O nedenle, bu
toprakların haşarı çocuklarına vasiyetimdir, ben öldükten sonra, demir'i ve
cesaret'i yumuşatmayı becerememiş bu yazının basılı olduğu sayfaları yakıp
küllerini o kabus'un civarına saçsınlar!


Yazar Hayrettin
Karaman'da bu konuyla ilgili Yenişafak Gazetesi'ndeki köşesinde yer
verdi.

Derdiniz estetik mi cami mi?

Müslüman halkın
tepkisinden korkanlar açıkça camiye karşı çıkamıyorlar da yerini, şeklini,
zamanını… bahane ederek yapanlara, yaptıranlara çatıyorlar gibi geliyor
bana.

Niçin mi böyle geliyor bana?

Çünkü üslubun estetikle alakası
yok, üslub bozuk; hakaret, tezyif, kin dolu, kaba ve çirkin. Bu kadar kaba ve
çirkin konuşanların, yazanların estetikten bahsetmeleri acı bir gülümseme sebebi
oluyor.

İstanbul'un her tarafı sözde göğü delen, ama aslında estetiği
delen, şehrin manzarasını kirleten ucube yüksek/iri yapılarla dolarken bunların
fazla sesleri çıkmıyor da şurada burada birkaç tane cami yapılmasına (topu topu
koca İstanbul'da on onbeş cami yapılmak isteniyor) karşı çıkıyorlar.

Bir
müslüman estetikten önce ihtiyaca bakar. Bugün Cuma ve bayram namazlarını karda
kışta, sıcakta soğukta dışarılarda kılıyoruz, yer bulamayıp namazdan mahrum
olanlar az değil, buna rağmen –cami ile namaz ile alakası olmayan bazılarının–
camiyi çok ve gereksiz bulmaları ayrı bir
münasebetsizlik.

Peygamberimizin yaptığı ilk mescid kerpiçten, hurma
kütüğü, gövde ve dallarından yapılmış çok basit bir mabed idi; ama onun öyle bir
'manevi estetiği' vardı ki, giren bir daha çıkmak istemiyor; çıkan ise denizden
çıkmış balık gibi oluyordu. Müslümanlar çoğalıp zenginleşince, başka kültür ve
medeniyetlerle temas kurup yeni düşünce ve zevkler edinince farklı, büyük,
'güzel' camiler yaptılar, ama bir daha o 'manevi estetik' aynısıyla veya
misliyle bulunamadı.

Batı'da kiliseler var, eskisi ve yenisi, hepsi
birbirine benziyor. Pazar ayinlerinde bile çoğu boş, cemaati az, ama bunlar
duruyor ve yenileri de yapılıyor; üstelik yalnızca dağ başlarında değil,
şehirlerin en işlek, en kalabalık yerlerinde ve meydanlarında yapılmış ve
yapılıyor. Bizim ise en azından Cuma ve bayramlarda camilerimiz cemaate
yetmiyor, ihtiyaç var, bunun için yapılıyor ve yapılmalıdır.

Güzellik
meselesine gelince 'zevkler ve renkler tartışılmaz' denmesine rağmen kıyasıya
tartışılıyor. İstanbul'un yedi tepesine yapılmak istenen büyük camileri yetişkin
mimarlar tasarlıyorlar; onların da bilgileri ve zevkleri var, gazete köşelerinde
yazan 'korsan mimarlar' çizmeden yukarı çıkmakta sakınca görmüyor, tenkit değil,
'tu kaka' yapıyorlar.

Bence bunlara aldırmamak, ama ehli olan, iyi
niyetli olan, işten anlayanlara kulak vermek, mümkün olduğu kadar ortak güzeli
bulmaya çalışmak gerekiyor.

Bu haber 2894 kez okunmuştur.
Kategori:
Bu haberde sizin de yorumunuz yayınlanabilir! Lütfen üye girişi yaparak bir yorum gönderin.
Yorum gönderebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye Girişi | Üye Ol
Toplam (0) adet yorum eklenmiştir.
Suriye meselesi bir tuzak mı?

Evet bu bir tuzaktır.% 75(9)
Hayır tuzak değildir.% 16.67(2)
Bir fikrim yok.% 8.33(1)
Takımlar O G B M P
1Antalyaspor 00000
2Konyaspor 00000
3A. Alanyaspor 00000
4Beşiktaş 00000
5Çaykur Rizespor 00000
6DG Sivasspor 00000
7Yeni Malatyaspor 00000
8Fenerbahçe 00000
9Galatasaray 00000
10Gazişehir FK 00000
11Gençlerbirliği 00000
12Göztepe 00000
13İM Kayserispor 00000
14Kasımpaşa 00000
15M.Başakşehir 00000
16MKE Ankaragücü 00000
17Trabzonspor 00000
18Yukatel Denizlispor 00000
Şampiyonlar Ligi
UEFA Kupası
Küme Düşenler
İMKB 100
99.496
DOLAR
3,5316
EURO
3,9316
Cumhuriyet Altını
945,83
Copyright © 2010 Intolia Haber Yazılımı - Tüm Hakları Saklıdır | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.