Bitmeyen tartışma : İslamcılık!

Bitmeyen tartışma : İslamcılık!

05 Eylül 2012 Çarşamba 05:39
Önümüzde açık duran dosyada müşterek sorularımız var: İslamcılık nedir? İslamcı kime denir? Bu düşünce hangi ihtiyaca cevap verir? Tartışmalar hangi derdimize derman olur?..


Ali Bulaç’ın gazete köşesinde başlattığı İslamcılık tartışmasına bundan
evvelki denemelerin aksine pek çok isim katıldı. Çok seslilik bir muhasebenin
göstergesi kabul edilebilir elbette. Ancak bir yanıyla da kafa karışıklığını
artırmaya hizmet ediyor. İlk mükellefiyetimiz cebri tarafı ilan edildiğimiz
(bkz. Ali Bulaç; her Müslüman bizzarure İslamcıdır!) tartışmayı anlamak olsa
gerek. Önümüzde açık duran dosyada müşterek sorularımız var: İslamcılık nedir?
İslamcı kime denir? Bu düşünce hangi ihtiyaca cevap verir? Tartışmalar hangi
derdimize derman olur?..

Bir modern zaman meselesi duruyor karşımızda. Din, dünya ve ahiretle
ilişkimizi topyekûn etkileyen, sonuçları itibarıyla Müslüman’la İslam arasına
derin mesafe koyan bir mesele… Her birimizin tartışmanın kaçınılmaz tarafı
olmamızın sebebi de, İslamcılığın bu kuşatıcı ve yeniden inşa edici yönü…

Tek bir tanımı yok İslamcılığın. İçerik hakkında konuşmaya geçmeden kimin
kavramdan ne anladığını netleştirmek gerekiyor. Kendi değerlendirmemizi yapmaksa
ancak tarihî süreci doğru değerlendirmekle mümkün. İki asır önceye kadar
potansiyelde evrensellik iddiası taşısa da her hayat tasavvuru, belli alanlarda
varlık gösteriyor. İslam’ın, Hıristiyanlığın nüfuz alanları belli. Rönesans ve
Reform sonrası hız kazanan teknik ilerlemeler, dünyanın merkezini Batı’ya
kaydırıyor. Osmanlı’nın şahsında İslam dünyası, Batı’yla girdiği mücadelelerden
mağlup çıkmaya başlıyor. Devlet de halk da hazır değil böyle bir yenilgiye.
Müslümanlar, İslam nizamı ile yönetilen devletlerini kaybetme riski ile karşı
karşıya kalıyor aniden. İmparatorluğun aldığı her darbe dine vurulmuş kabul
ediliyor. Sarsıntının şiddeti artarken birileri yenilginin faturasını İslam’a
çıkarıyor. ‘Din terakkiye mâni’ onlara göre. Gelişebilmek için bu esaretten
kurtulmak gerekiyor. Dininden, bir anlamda kendinden şüpheye düşen o devrin bir
kısım münevveri; modernleşme hamlelerinin bir an önce başlatılması ve hızla
tatbik edilmesi fikrini savunuyor. Prof. Dr. İsmail Kara, “Bir idrak tarzı,
zihniyet dünyası o gün için hedeflenen terakki yahut galibiyeti getirmiyorsa
daha önce yerine getirdiği fonksiyonlara bakılmaksızın bu bilgiden ve
arkasındaki zihniyet dünyasından şüpheye düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.”
diyor.


Batı’da çok önce başlayan, Osmanlı’nın 19’uncu yüzyılda katıldığı
modernleşme, büyük bir iddia koyuyor ortaya. Değerlerin temeli; geleneksel
zamanlarda iddia edildiği gibi vahiy değil, akıl. İnsan aklı her şeyin üzerinde
yer almalı, dünya ve ahiret algısı/hayatı bu bakış açısıyla yeniden inşa
edilmeli. Aynı açıklıkla izah edilmese de yeni dünya tasavvurunda ‘madde’
‘mana’ya yer bırakmıyor.

Osmanlı hızla çözülürken devleti kurtarmak için Batı gibi güçlü olmak
zarureti doğuyor. ‘Düşmanın silahıyla silahlanılacak’, yani modernliğin icapları
yerine getirilecek. Saray eliyle uygulamaya konan yenilikler, bu temel üzerine
inşa ediliyor. Devlet idaresi, bir taraftan modernleşme hareketlerini yürütürken
öte taraftan şaşırtıcı biçimde İslamî unsurları kuvvetlendiriyor. Batılılaşma
hamlelerinin iki önemli ismi; İkinci Mahmud ve Sultan Abdulhamid devri, bu
paradoks içinde geçiyor. Islahat hareketlerinin ortaya çıkaracağı problemler,
dine daha fazla vurgu yapılarak aşılmaya çalışılıyor. Başta şeyhülislam, resmî
ulema, Batılılaşma serüveni boyunca fetvalarıyla Saray’ın yanında yer alıyor.
Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ali Suavi, Cemalettin Afgani ve
Muhammed Abduh’un aralarında bulunduğu enletektüel bir zümre ise ‘Kâfire
benzemek küfrü gerektirir’ düsturunca bu istikameti sert ve açık bir dille
eleştiriyor.

Faturanın İslam’a çıkarılmasını reddeden, sonradan ‘İslamcılar’ diye
tanımlanacak bu isimler, ‘Batı karşısındaki yenilgimize din değil onun bugüne
kadarki yorum ve yaşanış biçimi sebep olmuştur.’ diyor. Bu hâlden kurtulmak için
tecdit ve ihya gerekiyor. Bu karar, o güne dek kazanılmış tüm ilmî birikimin,
tasavvuf ekolleri aracılığıyla yerleşen irfanın ve geleneğin reddi anlamına
geliyor. Toplumun kendini var eden kökleriyle bağı radikal biçimde kesiliyor.
Artık aradaki yorumlar yok sayılacak, her mesele için doğrudan Kur’an ve sünnete
dönülecek. Ve yeni devrin Müslümanları; pragmatik bir yöntem uygulayarak
kaynaklardan ‘işlerine yarayacak’ yorumları kendileri çıkaracak. Dünya çok
parçalı bir konumdan tek merkeze kayıyor. Problemlerin derinliği de aynı
şiddette, kaçınılmaz olarak.

Teknolojiden mahrum kalmanın bedeli açıkken topyekûn bir red söz konusu
olmuyor elbette. İlk İslamcı münevverler, sonradan Mehmet Akif ve çağdaşlarının
da sahipleneceği bir çözüm buluyor. ‘Dini ve devleti kurtarmak için Batı’nın
ilmi, fenni alınmalı; ahlakından uzak durulmalı!’ Yani bir yönüyle modernleşmeye
ve getireceği aşınmaya karşı çıkılırken öte yandan gönüllü bir modernleşme
evresine giriliyor. Bu yüzden hiç olmazsa ortaya çıkışı itibarıyla muhalif
karakteriyle anılan İslamcılığın  ‘hem uyum hem de muhalefet hareketi’ olduğuna
dikkat çekiyor İsmail Kara. Dini ve devleti birlikte kurtarma kaygısı taşıyan bu
adamlar; bir yandan modernizmin tahripkâr etkileriyle mücadeleye niyetlenirken
öte taraftan toplumun modernliğe uyumunu kolaylaştırıyor ve
gerekçelendiriyorlar.

Modern dönem, aynı zamanda ideolojiler çağı olarak da adlandırılıyor.
Sosyalizm, kapitalizm, komünizm, liberalizm hep bu dönemde teorize edilip
uygulamaya konuyor. Bir modern zaman üslubu olan İslamcılık da kendine çok daha
geniş bir ufuk çizmesine rağmen dinin ideolojileştirilmiş hâli kabul ediliyor.
Kavram daha ilk ortaya atıldığı dönemde yükleniyor meşruiyet sorununu. Sosyolog
Müfit Yüksel, bir zaruretten doğduğunu reddetmese de İslamcıların,
ideolojileştirerek, İslam’ı dünya nizamı parantezine hapsettiklerini
düşünenlerden: “Neden yenildik, sorusuna cevap aranıyor. Bir kompleks, yenilgi
psikolojisi içindeler.” Bu psikoloji belirliyor tavırlarını. ‘Nasıl güçlü
olabiliriz?’ sorusuna, ‘Batı gibi, dünyevileşerek!’ cevabı veriliyor Yüksel’e
göre. Dünyaya yeni bir nizam teklif edecek vakit yok. Prof. Dr. Ali Yaşar
Sarıbay aynı gerekçeyle, İslamcıların medeniyet iddiası taşımadıklarının altını
çiziyor.

Büyük bir risk alınıyor ve modernleşmeye kapı aralanıyor böylelikle.
İslamcılığı, ‘Müslümanların, üzerlerine gelen modern dünya karşısında nefsi
müdafaası’ şeklinde tanımlayan Abdurrahman Arslan’a göre, bir varoluş biçimi
temellerinden sarsılırken modernliğin aynı zamanda ‘ahlak’ olduğunu anlayacak
zamanları bile olmuyor. İsmail Kara ise riskin görüldüğü kanaatinde. Fakat
devletin, paralelinde dinin kurtarılması her şeyin üstünde. Gereken bedellerin
ödenmesi pahasına… Samimiyeti sorgulanamayacak bir gayret, sözü edilen.
‘Kur’an’a ve sünnete uygun yeni bir siyasi hareket ve dünya mümkün!’ iddiası
yatıyor söylemin ardında. İlk bakışta siyasi unsurları dikkat çekse de ilk
günden itibaren bütünüyle dinî bir tartışma yapılıyor aslında.

60’lar siyasi mücadele yılları

İlk İslamcılar aydın/ulema profili çiziyor. Batı’yı tanıyor, lisan
biliyorlar. Aynı zamanda İslamî ilimlere, Arapça ve Farsçaya vâkıflar. Millî
Mücadele yıllarına kadar önemli bir vazife ifa eden İslamcılar, Batı’ya doğru
atılan adımları eleştiriyor, basın aracılığıyla toplumun tartışmalardan haberdar
olmasını sağlıyor. Ancak önce Çanakkale Savaşı’nda verilen medreseli kaybı,
ardından Cumhuriyet tecrübesinin dine ve dinî söyleme hayat hakkı tanımaması,
ağır bir darbe vuruyor bu düşünceye. Mehmet Akif, Eşref Edip, Elmalılı Hamdi,
Babanzâde ve arkadaşları, neredeyse 40 yıl sonra bozulacak bir sessizliğe mahkûm
ediliyor. Konuşuyorlar, yazıyor, tartışıyorlar fakat seslerine aks-i seda
bulunmuyor.

Ali Bulaç’ın üç nesle böldüğü İslamcılığın ilk evresi 1920’lerde sona eriyor.
İkinci neslin varlık sergileyebilmesi için imparatorluk toprağının kesin
sınırlarla bölünmesi, İslam âleminin büyük ölçüde sömürgeleşmesi ve İkinci Dünya
Savaşı’nın yaşanması gerekiyor. Mısır, İran, Pakistan ve Türkiye’deki
İslamcıları yeniden harekete geçiren en önemli olay 1947’de Pakistan İslam
Cumhuriyeti’nin kurulması. Türkiye’de Demokrat Parti iktidarıyla yakalanan kısmi
rahatlık havası ve köyden kente göç de destekliyor süreci. 1920’lerde Mısır’da
toplumu ahlaki ve sosyal bakımdan takviye etmek maksadıyla kurulan İhvan-ı
Müslimin, Pakistan’ın kurulmasıyla birlikte millî devleti savunmaya başlıyor.

İslamcılık düşüncesinin politika parantezine alındığı yıllar da demek mümkün
bu döneme. Büyük kısmı sömürgeleşen, geri kalanı dinî kimliğinden uzaklaşan
İslam dünyası, kurtuluşu millî devlet fikrinde buluyor. Seyyid Kutup, Mevdûdî,
Hasan el-Benna okunuyor, talepler siyasi mücadele konusu oluyor. Ali Bulaç,
‘ikinci nesil’ İslamcıların ıslah edilecek bir devletten mahrum olmaları
sebebiyle devlet kurma hedefine döndüklerini iddia ediyor.


İslamcılık düşüncesinin yeni temsilcileri, fikrî açıdan önemli bir zaafla
malûl. Namık Kemal, Eşref Edip çizgisi düşüncelerine temel teşkil edecek İslamî
altyapıya sahipken 1960’lar nesli için bunu söylemek mümkün değil. Mısır’da,
Pakistan’da, Türkiye’de mühendisler devralıyor vazifeyi. Dinî yönü zayıf politik
bir söylem benimsiyorlar. Hedefleri devleti kurtarmak! En azından Türkiye
İslamcılarının sonrasına yönelik bir teklif ya da programları olduğunu söylemek
mümkün görünmüyor. Politik kaygıları ön planda ancak din, gündemlerinde önemli
bir yer işgal etmiyor. Bulaç’a göre birinci nesilden ‘gelenek düşmanlığı’nı
miras alan bu isimler; İslamiyet’i, daha çok siyasi vurgusu olan bir din gibi
görüyor, hedeflerini siyasi sahada gerçekleştirebileceklerine inanıyor.

80 kuşağı dünyayı okuyamadı

Türkiye’de 1980’lere kadar kendine Millî Görüş partileri altında yer buluyor
İslamcılar. Tercüme kitapları saymazsak; ilmî, entelektüel bir gayretten, siyasi
mücadele dışında bir çabadan söz etme imkânına sahip değiliz. Köyden kente göçün
artmasıyla paralel olarak oy oranı yükseliyor Millî Görüş çizgisinin. En fazla
koalisyon ortağı olabildikleri için birikimlerini test etmek söz konusu
değil.

Müfit Yüksel, 80’li yıllara doğru ciddi bir literatür daralması yaşandığına
işaret ediyor. Devir ve sorunlar değişse de İslamcılar dönüp dönüp Seyyid Kutup,
Mevdudi, Hasan el-Benna okuyor. Kendilerini devrimci jargonla ifade ediyorlar.
Entelektüel yetersizlik içindeki ‘ikinci nesle’ bir darbe de 12 Eylül vuruyor.
Liderleri hapse atılan, partileri kapatılan İslamcılar, üzerlerindeki Millî
Görüş şemsiyesinden de mahrum kalıyor. Oluşan boşlukta radikalizme kayan
İslamcıların ellerinde bir tek devlet kurma hayali kalıyor. ‘Değişen dünyayı
okuyamadılar’ diyor, Müfit Yüksel. “Öğrenci evlerinde kurmaya çalıştıkları İslam
devleti hayaliyle gerçekler arasında çok mesafe vardı. Gerçeğe çarptılar. Soğuk
savaşın bitmesiyle ideolojiler çökmüştü. Yeni dünyayı tanımadıkları için erimeye
başladılar. Çizgileri modernleşme yönünde ağırlık kazandı.”

Yazar ve yayıncı Cevat Özkaya, İslamcıların daha 60’larda içerik
mücadelesinden iktidar odaklı siyasete kaymalarını ‘büyük bir hata’ olarak
değerlendiriyor. İslamcılığın iktidara karşı olduğundan değil. ‘Dinin siyaset
dışındaki biçimlerini ihmal ederseniz, bir süre sonra iktidarın sahibi olmaktan
ziyade hadimi hâline gelirsiniz.’ düşüncesinden. Nitekim öyle de oluyor
Özkaya’ya göre. İslamcılar, siyaseten çözüm bulamadıklarında pragmatist
tercihlere kayıyor.

Sadece siyasette değil, genel olarak şehirli Müslüman halkın inanç ve hayat
biçimlerinde de hızlı bir değişme, kimilerine göre aşınma baş gösteriyor aynı
süreçte. Kısmen de olsa entelektüel birikime sahip İslamcıların savrulması
toplumda karşılık buluyor. 90’larda ciddi inanç kırılmaları yaşandığına dikkat
çekiyor Müfit Yüksel. İslamcılık düşüncesine en büyük darbeyi, o güne dek
kendini İslamcı kabul edenlerin İslam’ı sorgulamaya girişmesi vuruyor. “İslam
iflas etmiş bir ideolojidir noktasına kaydılar. İtikadı da sorgulamaya varan,
şeriatı tümden reddedenler oldu. Ve 1991’de Refah Partisi’nin yükseliş grafiğini
görüp oraya eklemlenmeye başladılar. Partiyi sekülerizme doğru kaydıran da eski
İslamcılar oldu. Millî Görüş tabanı tek başına bu dönüşümü sağlayacak
entelektüel donanıma sahip değildi. 80’lerin radikal İslamcıları bu
donanımsızlık sayesinde belirleyici oldu. AK Parti içindeki sekülerleşmeye de
yine onlar öncülük etti.”

AK Parti İslamcı mı?

Millî Görüş çizgisi konusunda itiraz olmasa da mesele AK Parti’ye geldiğinde
tartışmanın çerçevesini genişletmeden önce iktidarın karakteri konusunda bir
hüküm koymak gerekiyor. AK Parti’yi İslamcı kabul edip değerlendirme kapsamına
alacak mıyız yoksa ‘değildir’ diyenlerin hükmünü benimseyip kapsam dışı mı
bırakacağız? Bu konudaki en net yargıyı İslamcılık tartışmasını başlatan Ali
Bulaç koyuyor. Bulaç’a göre, yola çıkarken ‘Millî Görüş gömleğini çıkardığını
belirten’ AK Parti, aslında İslamcılıktan vazgeçtiğini ilan ediyordu. Bu yüzden
iktidarın yaptıklarını İslamcılık düşüncesiyle ilişkilendirmek doğru değil. Ali
Yaşar Sarıbay, farklı gerekçelerle de olsa Bulaç gibi AK Parti’nin İslamcı
olduğu fikrine karşı çıkıyor. “İktidar iddiası taşıdığınızda belli
mekanizmaların, süreçlerin gereklerini yerine getirmeye hazırsınız demektir.
Günümüz kapitalist parlamenter sisteminde iktidar olmanın şartları bellidir.
Mümkün olduğunca fazla oy almanın yolunu bulacaksınız. Bunun için yine mümkün
olduğu kadar geniş bir kesime hitap edeceksiniz. Dolayısıyla keskin formüller
önermeyeceksiniz. AK Parti bunların hepsini başardı. İslamcı çizgide gitse
iktidar olamazdı. Büyük, kendince doğru, pragmatik bir strateji güderek geldi bu
noktaya.”

İktidar Partisi’nin İslamcı çizginin dışında olduğu, herkesin kabul ettiği
bir fikir değil elbette. Aksine kimileri, tartışmanın uyandırdığı heyecanı
iktidarda İslamcı bir parti bulunmasına bağlıyor. Sarf edilen cümleler, dile
getirilen itirazlar AK Parti’ye içeriden muhalefet başladığını gösteriyor onlara
göre. Siyasi partilerin karakterleri hakkında konuşmak tabii ki kişileri
değerlendirmek kadar kolay değil. Nitekim AK Parti Milletvekili ve başbakanın
danışmanı Yalçın Akdoğan bile net bir cevap vermekten kaçınıyor. İslamcılığın
tek bir tanımı yok. Doğu’da İslamî hassasiyetleri, Batı’da ise terörize olmuş
yapıları ifade ediyor ‘İslamcı’ ifadesi. Türkiye’deki hiçbir siyasi partinin
silahlı mücadele noktasına kaymadığı notunu düşme ihtiyacı duyuyor Akdoğan.
Ancak İslamcı politikalar benimsediklerini söylemek risk içeriyor yine de.

Refah, İslamcılığı yoğun bir parti Yalçın Akdoğan’a göre. İslamî bir hedef
koyuyor, bazı politikalarını bu referanslarla şekillendiriyor. Adil düzen
anlayışı Kızılelma, ütopya gibi duruyor. Motivasyon sağlıyor. Bu muğlaklık zarar
veriyor partiye. Refah çizgisinin siyaset üslubu ve politikalarıyla AK Parti’nin
söylemi karşılaştırıldığında aradaki fark ortaya çıkıyor. Bu sebeple Akdoğan, AK
Parti’nin siyasi İslamcı bir kategoride değerlendirilemeyeceğini belirtiyor.
Ama, “Muhafazakâr bir parti de dinî referansları önemser. Bu tercih politika
yaparken dini dışarıda bırakmak, dinî değer yargılarıyla politika yapmamak
anlamına gelmiyor.” AK Parti, Refah çizgisinin takip ettiği kimlik siyaseti
yerine bütün kimliklere alan açan bir yöntem izliyor Akdoğan’ın tarifine göre.
Fakat bu yöntem, AK Parti’nin İslam’dan koptuğu, İslamî değerleri önemsemediği
anlamına gelmiyor.

Ortada net ve tek başımıza cevaplayamayacağımız bir soru var. AK Parti
İslamcı olarak nitelenebilir mi? “İslamcılığın belli idealleri muhafazakârlıkta
da mündemiçtir. Neticede siz dinî değerleri önemsiyorsanız belli hassasiyetlere
sahipseniz; amaç ve hedefler noktasında vizyonunuz varsa burada bir örtüşme
olabilir.” diyor Yalçın Akdoğan. “İslam dünyasından bakarsanız AK Parti’nin
İslamcı olduğu yönünde bir algı olabilir. Bulunduğunuz siyasi iklimle ve
anlayışla alakalı. Ben ‘İslamcı değilim’ desem, Mısır’daki Arap anlayamaz.”

Siyasi çerçeve önemli; ancak meselenin sadece bir yönünü ifade ediyor.
Hakikatte kavramın içeriği değiştikçe günlük hayattaki tezahürü de ona göre
şekilleniyor. Zaman içinde İslamcıların beklentisi dünyaya döndükçe din, dünyevi
konular için fetva alınacak bir mercie indirgeniyor. Müslümanların ticari
hayatını kapitalizm, sosyal hayatını liberalizm, siyasi hayatını demokrasi
belirliyor. Ve bu düşünceleri savunmakta hiçbir beis görülmüyor. İslamcıların
dile getirmesi gereken itirazı Ali Yaşar Sarıbay ifade ediyor: “Bir şeye karşı
olmak, onu yeniden üretecek mekanizmalardan uzak durmayı gerektirir. Siz
kapitalizmi, ‘Peygamber Efendimiz de ticaretle uğraşırdı’ diyerek
savunduğunuzda, ‘İslam zenginliği reddetmez’ dediğinizde; dünyaya hâkim olan bir
durum üzerinden İslam’ı meşrulaştırmaya başlarsınız. Onadığınız veya
onamadığınız şeyler açısından, pragmatik bir gözle yaklaşırsanız dinden doğru
cevabı alamazsınız.”

İlk devrin zaafları aşılamadı

Pragmatiklik de geleneğin reddi gibi ilk nesil İslamcılardan kalan bir miras.
Cevat Özkaya o dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek gerektiğini tekrar
ediyor. Sorun, bu söylemin aşılamamış olmasında. Fikir kısırlığının temel
sebeplerinin başında entelektüel yetersizlik geliyor. Siyaset bilimi profesörü
Ali Yaşar Sarıbay, İslamcılık düşüncesinin neredeyse 100 yıldır Muhammed Abduh,
İkbal, Seyyid Kutup söylemine hapsolduğuna işaret ediyor. “Bunlar önemli isimler
ama unutmamak gerekir ki herkes kendi zamanı içinden ve kendi zamanına konuşur.
Bugün eksik olan bu dünya içinden ve bugüne konuşmak.”

Türkiye gibi kısa zamanda makas değiştirmiş bir ülkede ne sorunlar ne
sebepler tek taraflı. İslamcılık düşüncesini ve İslamcıları ortaya çıktığı
dönemden itibaren belli bir yöne, çerçeveye hapseden şartları görmek gerekiyor.
Muhataplarımız da katılıyor İslamcıların zamana cevap üretemediği tespitine.
Ancak eleştiriyi sadece onlarla sınırlamamak gerekiyor; “Entelektüel kısırlık
Türkiye’nin sorunu.” diyor Cevat Özkaya. “Aidiyeti olmayan bir toplum gibi inşa
edildi Türkiye. Hep ‘köprü toplumuz’ dendi. Köprü araçsaldır. Bir taraftan bakan
doğuyu, ötekiler batıyı gördü. Kendi söylemi, kimliği olmadı.”

Prof. Sarıbay da sorunun Cumhuriyet’le birlikte yaşanan kırılmadan
kaynaklandığı görüşünde. Geleneği reddeden sadece İslamcılar değil, Cumhuriyet
idaresi de kendini inkâr eden bir toplum hedefliyor ve bunun için gereken
yapılıyor. Asırlardır geleneğini devam ettiren Batı toplumunda düşünceler ve
düşünürler birbirini beslerken bizim bu imkândan mahrum oluşumuz pek çok soruna
gerekçe teşkil ediyor: “Referans kaynaklarımız yok. Kant uzmanları var, Gazali
söz konusu olduğunda kimse, hiçbir şey bilmiyor. Hegel’i biliyorum ama İbn-i
Rüşd’ü tanımıyorum. Almanca, İngilizce konuşuyor, o dillerdeki kaynakları
tarayabiliyoruz ama Arapça bilen yok. Bu damar kesildi. Sığlığın en temel sebebi
bu.”

Müfit Yüksel bir başka yerden bakıyor aynı meseleye. İslam’ın 20’nci asır
boyunca köye, köylüye terk edildiği bir hakikat ve içerik yetersizliğinde bu
maluliyetin de önemli payı var. “Türkiye’de İslamî hareketlerin tamamı köylü
hareketleriydi. Bizim şehirlimiz kalmadı. Kentli elit Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
gelen süreçte büyük ölçüde ateistleşti. Anadolu’nun zavallı köylülerine kaldı
dava.”

Tartışmanın sebebi ne?

Peki, biz neden bugün tartışıyoruz İslamcılık meselesini. Evet, Ali Bulaç
gazetedeki köşesinde bu konuyu haftalarca gündemde tuttuğu için. Evet, Mümtaz’er
Türköne’den Etyen Mahçupyan’a onlarca isim tartışmaya taraf olduğu için. Fakat
bir tek bu sebeple mi? Abdurrahman Arslan’a göre hayır! Yeteri kadar moderniz
artık. Ve bazı şeyleri kaybettiğimizin farkındayız. Tekrar, yeniden köklere
dönüp bilgilerimizi gözden geçirme ihtiyacı duyuyoruz.

Cevat Özkaya ise dolaylı şekilde de olsa AK Parti iktidarı ile
ilişkilendiriyor tartışmaları. “Cumhuriyet’in ilk döneminde İslam’ın
etkileyeceği alan bırakmadan kurgulanmış bir hikâyeden iktidar çıkarıyorsunuz.
Teorik planda çok şey söylemişsiniz ama iktidarınız bunları uygulayacağınız bir
zeminde gerçekleşmemiş. Bir sistemle birlikte varsınız. İktidarınızın üzerinden
15 yıl geçmiş, yapacağınızı hayal ettiğiniz birçok şeyi gerçekleştirememişsiniz.
Demek ki olma ihtimali yok…”

Ali Bulaç’ın tasnifinde üçüncü nesle tekabül eden günümüz İslamcılarının
beklentisine tercüman oluyor Özkaya. Bulaç’a göre yeni nesil devlet kurmayı
değil, var olan devleti ele geçirmeyi arzuluyor. “Üçüncü nesil İslamcıların
dönemi yeni başlıyor.” diyor Bulaç. “Nasıl gelişeceğini ise bilmiyoruz.
Türkiye’de önemli noktalarda kırılmaya uğradı bu nesil. İktidarın yapısını
sorgulamadan, onu ele geçirdiklerinde ‘iktidar’ olacaklarını düşündüler. Ama
tecrübe böyle olmadığını gösterdi.”

Sorunları ardı ardına sıralıyor Bulaç; sermaye ve statü el değiştiriyor fakat
millî gelir adil paylaştırılmıyor. Yoksulluk, eşitsizlik giderek artıyor.
Toplumda şiddet potansiyeli çok yüksek, takip edilen yol haritası aileyi
çözüyor… İslamcıların şu anda bu sorunları çözmek için gerekli fikrî altyapıya
hazır oldukları ise söylenemez.

Tecdid-i iman
şart!

İslamcılık düşüncesi birilerinin iddia ettiği gibi miadını doldurdu mu peki?
Müfit Yüksel, kendini ‘hâlâ’ İslamcı kabul edenlerin fikrine tercümanlık ediyor:
“İslamcılığı bir dünyevi nizama, ideolojik ütopyaya hapsetmiyorsanız bunu
söyleyemezsiniz.” İslam hak bir din, İslamcılık da dinî hassasiyetlerini
muhafaza eden insanların hayat tasavvurlarını ifade eden bir düşünce sistemi
olarak tanımlanırsa, bitmesi bir yana dünyanın derdine derman olacak yegâne
sistem olarak kalmayı sürdürecek. İslamcıların bu sorumluluğu yerine
getirebilmesi şartıyla tabii!

Zaman içinde; toplumlarıyla aralarını açan gelenek düşmanlığından,
dünyevileşmeye büyüyerek devredilen önemli zaaflara sahip İslamcılar. Öncelikli
mesele bu hakikatin fark edilmesi. Ana meselemiz üçüncü neslin sekülerleşmesi.
Başta iman gerekiyor Müfit Yüksel’e göre. “Tahkiki iman. Bediüzzaman’ın bütün
derdi de oydu. Pozitivizm Cumhuriyet devrinde insanların imanına, kalbine
kastetti. Son kaleyi kurtarmamız lazım. Temel onun üstüne yükselir. Bunun
üzerine yükselecek bir İslam anlayışına muhtacız.” Yüksel’i dinlerken ‘Ey iman
edenler! Allah’a, Peygamberine, indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba
iman ediniz.’ ayeti geliyor akla. “Evet!” diyor Yüksel. “İslamcıların da yeniden
iman etmesi gerek. İslam’ı merkeze almak zorundalar. Ciddi bir liberal
rölativizm yükseliyor. ‘O da olur, bu da olur, şu da olur’ derseniz, İslam’ın
ilkesi kalmaz. ‘İman ettim ve iman doğrudur’ deme imkânı kalmıyor elinizde.”

Oysa bugünün dünyasına bir teklif veya çözüm üretilecekse bunun için
elimizdeki yegâne kaynak İslam. Kendini İslamcılık ideolojisi üzerinden tarif
etsin, etmesin Müslümanların siyasi hedeflerden önce dünyanın sosyal sorunları
üzerine kafa yorması, İslam’ı bu gözle yeniden tanıması, anlamlandırması
gerekiyor. Tartışmalar bu maksada hizmet ederse İslamcılığın yarını adına umutlu
olmak için bir sebebimiz olacak.



Prof. Dr. İsmail Kara:
İslamcılık hep olacak


İslamcılık tartışmalarının zihinlerde net bir yer tutması için öncelikle
kavramın ne zaman, hangi şartlar altında, kim tarafından ortaya atıldığına
bakmak gerekiyor. Bu sorulara net cevaplar bulunmadan atılacak her adım boşlukta
kalacak zira. Prof. Dr. İsmail Kara, meseleyle hem ‘fikir tarihçisi’ hem de
bizatihi ‘İslamcı’ olması hasebiyle yakından ilgili. Bu konuda önemli
çalışmalara da imza atan Kara verdi sorularımızın cevabını.

-İslamcılık düşüncesi ne zaman ve hangi ihtiyaçtan
doğdu?

İslamcılığın ortaya çıkışı ile ilgili iki önemli görüş var. Birincisine göre
İslam toplumunun kendi iç dinamiklerinden ihya ve ıslah hareketlerinin bir
devamı olarak doğmuştur. Bu görüşte olanlar Gazali, İbni Teymiye, Şah Veliyullah
Dehlevi, Muhammed bin Abdülvahhab’la İslamcılık hareketi arasında irtibat
kurarlar. Bu yaklaşım biraz da İslamcılığı modern dönemle sınırlandırma
teşebbüslerinin önüne geçmeye dönüktür. İkinci görüşse İslamcılığı İslam
dünyasındaki modernleşme hareketlerinin ortaya çıkardığını savunur. Dolayısıyla
bazı konularda modernleşme karşıtı fikirlere sahip olsa da esas itibarıyla Batı
etkisinde gelişmiş, modern hatta modernist bir düşünce olduğunu söyler. Sadece
belli konularla sınırlı bir yorum değildir. İslam itikadı, hukuku, kaynaklar,
Müslümanların yaşama biçimi, ahlak, eğitim, hukuk, tarih, iktisat… Bütün bunları
içine alan yeni bir İslam yorumudur İslamcılık.

-Bugün anladığımız anlamda politik İslamcılığa karşılık gelmiyor
yani?

Bütüncül olma arayışını hesaba katmak şartıyla İslamcılıktaki politik yönü
öne çıkarmakta bir mahzur yok. Çünkü özellikle entelektüel ve aktivist
versiyonunun bütün bir İslam yorumu aramakla beraber siyasi öncelikleri vardır.
Bunun anlaşılabilir bir sebebi var; o da İslam dünyasındaki modernleşme
hareketlerinin aslında devleti ve dini kurtarmaya dönük bir karakterle ve
taleple ortaya çıkmış olmasıdır. Devleti ve dini birlikte kurtarmayı hedefliyor.

-İslamcılığın ortaya çıkışı hangi döneme denk
geliyor?

İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin kronolojisiyle
ilişkilendirilebilir. Türkiye, Mısır, Hindistan, İran’daki İslamcılık
hareketlerinin tarihleri de bu manada yakındır. Mutlaka bir tarih vereceksek
18’inci yüzyılın son çeyreğine tarihlendirebiliriz. Mekân ve oturma tarzı dâhil
yeni bir eğitim tarzı, giyim kuşam farklılaşması, ilim-bilim ayrışmasına dair
ilk işaretler, yabancı dille eğitim, yabancı hocalar, yabancı ders kitapları… Bu
dönemde rejim tartışması gündemde yoktur, aktivist ahlak arayışları daha sonra
çıkacaktır, kaynaklara dönüş, kadın meselesi de… Askerî mekteplere karşı gelişen
ilk muhalif ifadeler, bir hadise dayalı olarak ‘kâfiri taklidin’ caiz olup
olmadığıyla alakalıdır. ‘Hayır, bu kâfire benzemek değildir çünkü…’ denmeye
başladığı andan itibaren İslamcılık hareketi ve ideolojisi harekete geçmiş
oluyor. Yeni yorumlar istikametinde tercih yapılıyor. Kaynaklara dönüş hareketi
buradan başlıyor denebilir.

-Modern hareketlere bir tepki olarak mı?

Kur’an ve sünnetin İslam tarihi içerisindeki farklıklar da taşıyan zengin
yorumları bu yeni yönelişler açısından ayak bağı yahut zayıf halka gibi
görülüyor. Bu bağlayıcılığın ortadan kalkması lazım. Kaynaklara dönerseniz tarih
içinde oluşmuş fikir ve yorumların bağlayıcılığından kurtulabilirsiniz. Ondan
sonra önünüz açık artık. Dilediğiniz yorumu çıkarabilirsiniz. Nitekim İslamcılık
biraz da bu yorumlardır. Elbette bunun bir de ikinci tarafı var: O da kaynaklar
üzerinden daha gür sesli, daha meydan okuyan bir din anlayışı ve yaşama biçimi
ortaya çıkarmak.

-Kaynağın verdiği şeyi değil de istediğini alacaksın! Bu pragmatik
bir yaklaşım değil mi?

Pratik ve pragmatik olmak, buna karşılık nazariyat düşmanlığı modern
dönemdeki düşünce hareketlerinin belirgin vasıflarından biridir. Acil çözüm
arayışlarının olduğu yerde pratik değeri olan düşüncelerin öne çıkması, ilmî ve
teorik zeminin zayıflaması anlaşılabilir. Bunun ortaya çıkardığı devasa
problemler var. Yaşayan ve kartopu gibi büyüyen problemler hem de bunlar. Ama
ortada bir zaruret var. Hem devleti hem dini kurtaracak acil bir reçeteye
ihtiyaçları var. Bugün özellikle bu meselenin dini kurtarmak tarafı ihmal
ediliyor. Çünkü İslam dünyasında mevcut devletlerle din arasındaki mesafe
açılmış, yer yer kopmuştur. Hâlbuki Sünni İslam dünyasında dini kurtarmakla
devleti kurtarmak aynı şeydir.

-İlk İslamcılardan önce ilk modernlere bakmak gerekiyor
herhâlde?

Osmanlıcılık hareketinin hemen akabinde ortaya çıkan akımın adı İslamcılık.
Devlet politikalarıyla yakından alakası var. Saray ve üst bürokrasi bir taraftan
modernleşme hareketlerini yürütürken aynı zamanda İslamî diyebileceğimiz
unsurları da kuvvetlendiriyor. Tipik örneklerinden biri, ıslahat hareketleri
denildiğinde akla ilk gelen 2. Mahmud’dur. İstanbul’daki türbeleri ve ziyaret
yerlerini en çok tamir eden isimdir o. Islahat hareketlerinin ortaya çıkaracağı
problemleri ve boşlukları dinî alanı kuvvetlendirerek aşmaya çalışıyor. 2.
Abdülhamid de bu paradoksların adamıdır. Zaten modernleşme tarihimiz aynı
zamanda paradoksların tarihidir. İslamcılık da bundan kendisine düşen payları
ziyadesiyle alıyor.

-İslamcılar ‘hem Batılılaşalım hem İslamlaşalım’ diyorlar. Mümkün
mü bu?

Mümkün! Devasa fikrî ve fiilî problemler ortaya çıkarmasına rağmen mümkün.
Çünkü oldu. Türkiye’nin ve İslam dünyasının son iki asırdır değişmeyen en hâkim
çizgisi budur. 18. yüzyıldan itibaren hem modernleşme hem de yeni bir
dindarlaşma hattına girdi. O gün bugün bu iki hat teorik olarak birbiriyle
çelişse de birlikte gidiyor.

-Batılılaşma kararı ‘zamana ruhunu vermek’ iddiasından vazgeçmek,
Batı’ya teslim olmak değil mi?

Aslında bunu reddediyor. Çünkü İslamcılık aynı zamanda diyar-ı küfür ve
sömürgeci Avrupa ile Batılı fikirlerle sert bir mücadeleye girişiyor. Hem düşman
hem merci-i taklit Avrupa. Tanıdık olanlardan birkaçını söyleyeyim. ‘Avrupa
dediğiniz yerdeki bütün iyilikler İslam’dan intikal etmiştir.’ Bir diğeri
‘Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi’ sembolü. ‘Müminin nerede bulursa alacağı
yitik malı hikmet’ meselesi de var.

-İslamcılık ait olduğu dünyanın sorunlarını teşhis edip çözüm
üretebildi mi?

İslam dünyasına cevabı oldu. Fakat dünyaya olduğunu söylemek zor. Cevap
üretmek için çaba sarf etmediğini söyleyemeyiz. Ama netice itibarıyla bu ciddi
soru önümüzde duruyor.

-Kendinizi İslamcı olarak niteliyor musunuz?

Hiç şüphesiz! Yalnız benim fikrî ve entelektüel hayatım hem tarihî hem de
aktüel İslamcılığa ciddi tenkitler yönelterek geçti. İster radikal İslamcılık
manasında olsun isterse uzlaşmacı-ılımlı İslamcılık olsun aktüel gidişe uyumlu
düşünme biçimlerine ve hareketlere mesafeli durdum. Ben İslam’ın itikat, ibadet,
ahlak olduğu kadar siyasi, toplumsal ve ferdî teklifleri ve talepleri olan bir
din olduğunu düşünüyor, böyle bir dine inanıyorum.

-‘İslamcı kim?’ sorusunun net bir cevabı var mı?

Nereden baktığınıza, hangi konuyla ilgilendiğinize göre değişir. Bugün
tarifler ve çerçeveler daha ziyade siyaset üzerinden kuruluyor, kurgulanıyor.
Tamamen yanlış olmamakla beraber çok eksik. İslamcılık sadece bir iktidar
arayışı değil, aynı zamanda İslam’ı zihinlere ve hayata hâkim kılma
mücadelesidir kendince. Pür entelektüel ve aktivist bir hareket olarak alırsanız
cemaat ve tarikatlar gelenekçi tarafta yani dışarıda kalır. Halk Müslümanlığı da
öyle. Fakat aynı zamanda Batı’ya, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı bir duruş
olarak tarif ederseniz –ki edebilirsiniz– tarikatları işin içine dâhil etmeniz
lazım. Çünkü son üç asırda sömürgecilik hareketlerine karşı en büyük direnişler
tarikat merkezli olmuştur.

-İslamcılık doğası gereği mi devlete taliptir?

Hiç şüphesiz! Bir tarafıyla Sünni İslam düşüncesinde din ile devletin
birbirinden ayrı olmamasıyla bir tarafıyla da bu düşüncenin zaten devleti
kurtarmak kaygısıyla ortaya çıkmasıyla alakalı. Türkiye’deki bazı İslamcıların
devlet talebi kalmayabilir. ‘Azalmıştır, zayıflamıştır’ falan diyebiliriz ama
‘İslamcılığın devlet talebi yok’ diye bir cümle kurulamaz.

-Bugün entelektüel olarak bu reflekslerini diri tutuyor
mu?

İslamcılık hem bir uyum hem de bir muhalefet hareketidir. İkisini birlikte
görmek lazım. Genel olarak bakarsanız İslamcılığın hem muhalefet damarı hem de
uyum, uzlaşma damarı açık ve işliyor. Türkiye’de toplumsal karşılığı olan derin
bir muhalefet odağı varsa, olacaksa İslam’dan, İslamcılıktan başka yerde
olmayacaktır. Konjonktürel iniş ve çıkışları elbette hesaba katmamız lazım ama
bunlar bir şeyin bitişi, sıfırlanması olarak açıklanamaz. Ayrıca İslamcılığı
sadece ‘iktidara gelmek’ üzerinden açıklamak aktüel olarak para edebilir ama
eksik bir okuma olur. İslam var kaldığı müddetçe İslamcılık hep olacaktır.
‘Bitmiştir’ diyenlerin önemli bir kısmı eski İslamcılar. Bir mihrak adına
konuşmuyorlarsa kendileri İslamcılıktan kurtulmak istiyorlardır.

-Neden ‘Müslümanlık’ yetmiyor?

Birçoğuna, mesela halka yeter. Türkiye’de en büyük dairenin Müslümanlık oluşu
müspet bir çerçeve olarak geliştirilmelidir. Fakat ‘Müslümanım’ diyen insanların
her hâlde tamamının İslamiyet’in aynı zamanda siyasi, toplumsal bir sistem
olduğu konusunda inançları, kabulleri yoktur. Bunlarla İslamcılar Müslümanlık
dairesinde birleşir ama İslam’ın aynı zamanda siyasi ve toplumsal alanda
talepkâr, mücahede ruhu canlı bir din olduğu noktasında ayrılır,
ayrılabilir.

-‘İslamcılar talip oldukları devleti ele geçirdiler ve o yüzden
taleplerinden vazgeçtiler’ yaklaşımı doğru mu?

İslam dünyasında soğuk savaş sonrası dönemde İslamcılık hareketleri içleri
boşalarak, fikren geri çekilerek siyasi ve maddi başarı kazanmışlardır.
(Necmettin) Erbakan Hareketi, içi boşalarak büyüdü. Talebelerinin içi daha da
boşalarak güçlü tek parti iktidarı hâline geldiler. Fikirlerinden, iddialarından
vazgeçtiler. Onun için tek başına siyasi, iktisadi, bürokratik başarıyı görmek
yetmez. Sadece böyle bakmak körlüklere bile sebebiyet verebilir. Mısır, İran ve
Pakistan’da durum aynı. İslamcılar bu süreçte ya iktidara geldi ya da siyasi
merkeze daha yakın oldu. Yeni bir aşamadayız bugün. Mısır’da güya Müslüman
Kardeşler’e mensup biri cumhurbaşkanı olmuş. Hangi Müslüman Kardeşler’e mensup
acaba? Tunus’ta hangi Gannuşi geldi iktidara? 1980 öncesi ve sonrasında İslam
coğrafyasında neler olduğuna dikkatle bakmak lazım bugünü anlamak için. Yalnız
içi boşalan sadece onlar değil. İster sağa ister sola ister cemaat ve
tarikatlara bakın, maddi yükselişe paralel giden muhteva zayıflamasını her yerde
göreceksiniz.

-AK Parti’nin çıkardığı gömlek
sahiden İslamcılık gömleği miydi?

Güzel ve fonksiyonel bir istiare ama ben bir gömlek çıkarıldığını
düşünmüyorum. Parti kurulduğu zaman ortada gömlek falan kalmamıştı, üstleri
çıplaktı. Eğer Millî Görüş gömleğini çıkarmaktan söz edilecekse bunu ilk çıkaran
kişi, Refah çizgisinden itibaren, Erbakan’dır. Bu açık ve soğuk hakikati görmek
kimsenin işine gelmiyor.

-AK Parti politikaları
İslamcılıktan ne ölçüde etkilenmiştir?

AK Parti tarihe İslamcılığın muhalif kanadını temsil eden bir hareket olarak
değil, sisteme uyum kanadını temsil eden bir hareket olarak geçecek. Bugünkü
gücü -siyasi başarısını teslim edelim- konjonktüre uygunluğundan
kaynaklanıyor.


Müfit Yüksel Sosyolog, yazar: Ana mesele
üçüncü neslin sekülerleşmemesi


“İslamcılar Selefilik etkisiyle gelenekle bağlarını koparmışlardı. Zaman
içinde itikadı sorgulayan, şeriatı tümden reddedenler oldu. İslamcılık
düşüncesine en büyük darbeyi bu vurdu. Türk İslamcıları Kürt meselesinde baştan
doğru refleksler geliştiremedi. İslamcı referanslardan ziyade milliyetçi
muhafazakâr söylem geliştirildi. ‘Türk kültürü İslam’dır’ söylemi üzerinden
giderek Türkçü bir çizgiye kaydılar. Bölgenin dindar halkı 1970’lerin başından
Millî Görüş çizgisinde yer aldı. Kürt kartı Erbakan’ın elindeydi; ama o bunu
görmedi. 1994’te Erbakan, Türkeş ittifakıyla Kürtleri kaybetti. Bölge maalesef
PKK’nın insafına terk edildi. Devletin din karşıtlığına dayanan tavırları,
Kürtlere yönelik ağır baskıları, bir kısım şeyh ailelerinde iyice artan istismar
yeni kuşaklar bağlamında dindarların kendilerini yeniden üretmelerine engel
oldu. Dindar halk sığınacak liman arıyor. 

2005’te Tayyip Erdoğan’ın
Diyarbakır’da Kürt sonunu konusunda söyledikleri yeniden bir heyecan uyandırdı.
2007 seçimlerine etkisi oldu bu teveccühün. 2008 sonunda ne olduysa neredeyse
tersi bir siyasete dönüldü. Buna rağmen halk AK Parti’den tamamen umut kesmiş
değil. Ama gün geçtikçe geriliyor bu ilişki. 2008 sonundan bu yana AK Parti
bölgeden adeta BDP lehine ric’at ediyor. Halkın sığındığı limanları
kapatıyor.

Son dönemde bazı noktalardaki tıkanmalar görüldü. İslamcılar içindeki bazı
insaf sahibi insanlar ‘Biz ne yaptık?’ diye sorgulama içine girdiler.
Müslümanların problemleri ideolojik İslam parantezine alınmamalı. Aksi takdirde
ideoloji çöktüğünde dava da çöküyor. Çünkü ideolojiler dünyevidir ve zamanla
sınırlıdır. Çöker. Yeniden uyanış mümkün ve gerekli. Sağlam bir akide önemli.
Ana meselemiz üçüncü neslin sekülerleşmemesi. Dili İslam merkezli toparlamak
şart, bu da bilgelikle olur. Başta tahkiki iman! Bediüzzaman’ın bütün derdi de
oydu. Son kaleyi kurtarmamız lazım. Temel onun üstünde yükselir çünkü! ”

Ali Bulaç Sosyolog, yazar :   Unutmayalım,
‘İslam’ diye de bir çözüm var


“Ben bu meseleyi 2001 yılında Yeni Şafak’ta yazmıştım. O gün de konuşulmuştu.
Fakat bugün çok geniş kapsamda tartışıldı. Bunun en önemli sebebi İslamcı
gelenekten gelen bir partinin 10 yıldır iktidar oluşu ve bu sürede Türkiye’nin
ana sorunlarının çözülemeyişi. Bunların başında Kürt sorunu var, Alevilik var,
adaletsizlik var. Eş zamanlı olarak Ortadoğu’da benzer sorunlar yaşanıyor. Bugün
Yusuf Akçura’nın sözünü ettiği ‘üç tarz-ı siyaset’ değil, ‘iki tarz-ı siyaset’
söz konusu. Milliyetçi, sol-sosyalist ve liberal reçetelerde ısrar ediliyor.
Fakat İslam diye de bir çözüm var. Şimdi geldiğimiz noktada paradigmalar
çöküyor, siyasi rejimler değişiyor. Türkiye bu değişimden bağımsız değil. Hâl
böyle olunca yazdıklarım tartışıldı. Yazım üzerine benim takip edebildiğim
500’den fazla yazı yayımlandı. Çok iyi yazılar çıktı. Demek ki toplumda böyle
bir ihtiyaç hissediliyor. Ama İslamcılar dışında ne liberaller ne sosyalistler
ne de milliyetçiler yeni bir şey söylüyor. Batı’nın inşa ettiği paradigmaların,
modellerin dışında bir şey ortaya konacaksa bunu İslamcılar yapacak. Çünkü
İslamcıların kaynağı Kur’an ve sünnet. Müslümanlar bu kaynağa dönmek
zorunda.

Bugün, İslam dünyasındaki mezhep çatışmalarına, etnik-sosyal çatışmalara, din
devlet ilişkilerine nasıl bir anlam vereceğiz, bunu nasıl çözeceğiz, onu
tartışıyoruz. İslamcılık tartışması, bunu göstermesi bakımından önemli diye
düşünüyorum. Derin bir krizden geçerken İslamcılık tartışması akla Said Halim
Paşa’yı getiriyor. Bize ‘Buhranlarımız’ı isabetle ve dirayetle teşhis eden büyük
devlet adamı, bir Said Halim Paşa lazım. Türkiye içinden çıkarır, hatta AK Parti
de!”

Murat Güze - Tezkire Dergisi
yazarlarından, gazeteci, şair: AK Parti iktidarı İslamcılığı sivil alana
çekti


On yıllık AK Parti iktidarıyla birlikte İslamcılığın büyük bir kısmının majör
siyasi iddialarını asgariye indirdiği, buna mukabil minör siyasal kanalları
zenginleştirdiği söylenebilir. Bu minör siyasal kanallardan büyük bir bölümünü
de İslamcı sivil toplum örgütlerinin etkinliklerinin artışında görmekteyiz.

Özellikle Milli Görüş geleneğinin 28 Şubat sürecinde yediği darbelerin en
önemlilerine sivil alanda maruz kaldığı göz önüne alınırsa, bir zamanlar Milli
Görüş’ün –merhum Necmettin Erbakan’ın deyimiyle- “kuş dili”nde siyasi
taleplerini dile getirme imkânı yakalamış İslamcılığın o majör iddialarını
asgariye indirerek sivil toplumsal alanda kendini pekiştirme yoluna gitmesini de
anlayışla karşılayabiliriz. İslamcılığı bütün unsurlarıyla yeknesak bir siyasi
bakışa sahip bir hareket olarak ele almak yanlıştır. Bu açıdan İslamcılığın AK
Parti iktidarıyla birlikte majör siyasal iddialarını artık açıkça ifade etmekten
bir süreliğine de olsa vazgeçmesi olarak dile getirdiğimiz hususu İslamcı olarak
nitelendirebileceğimiz bütün yapılara teşmil etmek de yanılgı olur. Çünkü AK
Parti’nin hegemonize ettiği siyasal alanda yine de faaliyetini sürdüren Saadet
Partisi gibi başka siyasal oluşumlar ile birlikte Hizbullah gibi muhalif STK’lar
etrafında örgütlenmiş başka bazı siyasal anlayışların da olduğu rahatça
görülebilir.

Bu durum göz önünde tutularak İslamcılığın bazı görünümleri (ki bunlar
İslamcılık içindeki kahir ekseriyeti teşkil eder) majör siyasal iddialardan
vazgeçerken, “marjinal” addedilebilecek başka bazı anlayışların da muhalif ve
iktidarda kim olursa olsun uzlaşmaz konumlarını sürdürdüğü tespit edilebilir.
“Marjinal” kelimesini bilhassa tırnak içine alıyorum, çünkü biliyorsunuz Türk
siyasetinde Refah Partisi için de bir ara “Yüzde 2,5’luk bir parti” denmiş,
hatta o dönem İsmet Özel, “Bize yüzde 2,5 derler” diye bir yazı yazmıştı.

Bu durum İslamcılığın sona ermesinden ya da mevcut iktidara büsbütün
eklemlenmesinden çok, İslamcıların AK Parti iktidarına sivil, toplumsal ve
siyasal bakımdan bazı durumlarda “kerhen”, bazı durumlarda da “gönüllüce” destek
verdiklerini göstermektedir. Bunu mevcut iktidar içinde erime olarak
değerlendirmek de hatadır.  En azından Refah Partisi ve devamındaki süreç göz
önünde tutulursa bu tür desteklerin “geçici” ya da “stratejik” destekler olarak
algılanması da mümkün olabilir. Dün Refah Partisi’nin “kuş dili”nde majör
siyasal iddialarını dile getiren İslamcılar bugün pekâlâ AK Parti’nin
“muhafazakâr demokrat” kimliğinde kendi iddialarını ifade edebilecek unsurlar
keşfetmiş olabilir.

AK Parti’nin geniş toplumsal kesimlere hitap eden söyleminin işe yaramadığı
durumlarda İslamcılığın tekrar majör siyasal iddialarını dile getirmeye
başlaması da mümkündür, bu ihtimal tümden göz ardı edilemez. İslamcılık gibi 150
yıllık bir tarihe sahip bir siyasi anlayışın 10 yıllık AK Parti iktidarıyla
birlikte sönümlendiğini ileri sürmek doğrusu çok aceleci bir hükümdür.

Doç. Dr. Yalçın Akdoğan - Siyaset bilimci,
Başbakan’ın danışmanı: İslamcılık dönüşerek yoluna devam ediyor


“Ben İslamcılığı çok önemsiyorum. İslamcılık Türkiye’ye büyük bir dinamizm
getirmiştir. İslamcılığın bittiği kanaatinde değilim. İran devrimi olduğunda
birilerine göre İslamcılık bitmişti. İslamcılık iktidara gelmeyi hedeflemiyordu,
siyasi iktidar üzerinden toplumu dönüştürmeyi amaçlıyordu. Toplumu İslamlaştırma
projesinde devlet merkezdeydi. AK Parti’nin ve muhafazakârlığın anlayışı bu
şekilde değil. Yukarıdan aşağıya bir dönüşüm kalıcı olmaz. Toplumsal dinamiklere
dayalı dönüşümler etkili olur. Muhafazakârlık sadece bütün dünyada devrimci
değil evrimci politikaları savunuyor. AK Parti devlet aygıtını kullanarak
toplumu muhafazakârlaştırma, dindarlaştırma, dönüştürme projesi uygulamıyor.
‘İslamcılık bitti mi bitmedi mi?’ meselesinde en kritik yer burası. Toplumlar
nasıl değişip dönüşmeli, bunun yöntemi nasıl olmalı? İslamcılık bu konu üzerinde
çok durmuştur. İran devrimi sürecinde devlet odaklı İslamcılık düşüncesinin
Türkiye’de sorgulanmaya, dönüşüm geçirmeye başladığını görüyoruz. Devlet eksenli
anlayıştan birey eksenli, insan odaklı anlayışa evrildiğini görüyoruz. Biz
devleti konuşalım derken insanı kaybetmeye, özü yitirmeye başladık düşüncesiyle
bir özeleştiri oldu. O dönemde biz Ali Bulaç ve bazı arkadaşlar İslamcılık
yerine Yeni İslamcılık demeyi uygun bulmuştuk. Çünkü İslamcılık bir dönüşüm
geçiriyordu. Bugün olup bitenleri İslamcılık üzerinden konuşmak çok doğru değil;
ama İslamcılık konuşulması gereken önemli bir mevzu. İslamcılık değişerek,
dönüşerek akıyor.”

Arap Baharı’nın İslamcıları ne
yapacak?

Türkiye’deki İslamcıların geçirdiği dönüşüm ve bugün yüz yüze olduğu
problemlerin İslam dünyasında da karşılığı var. Özellikle Arap Baharı sonrasında
Mısır ve Tunus’ta iktidara gelen İslamcıların bir imtihan vermesi gerekiyor.
Yola, değerlerine sahip çıkarak mı, kimliklerinden vazgeçerek mi devam
edecekler? İhvan-ı Müslimin kökenli Muhammed Mursi ve Muhammed Gannuşi’nin
şimdilik net bir tavır sergilediklerini söylemek mümkün görünmüyor. Cevat
Özkaya, İslam ülkelerinde öne çıkan yeni siyasi aktörlerin ‘İslam devleti nasıl
olmalıdır?’ meselesine kafa yormuş insanlar olduklarını hatırlatıyor. Fakat
teorisini kurdukları devletle başına geçtikleri ulus devlet aynı değil. “Şimdi
yepyeni bir düşünce üretmek zorundalar.” diyor Özkaya. Görüntüler, araçlar
değişir; ‘temeli değiştirmeden İslam’a uygun olanı nasıl yapacağım?’ sorusu
gündemin orta yerinde duruyor zira.

Müfit Yüksel, ‘sağlam akide’ sorununun İhvan-ı Müslimin için de geçerli
olduğunun altını çiziyor. İslam’ı ideolojik paranteze alan İhvan hareketiydi.
Mısır halkının din ve gelenekle bağı hiç kopmadı.

Ancak siyasi
mücadeleyi bugüne taşıyan damar, geleneği reddederek geldi bugüne. Sadece
Mısır’da değil, İslamcıların tüm Arap dünyasındaki geleceğini; ‘halkın
dindarlığı ile tasavvuf ve tarikatlarla barışacak mı?’ sorusuna verilecek cevap
belirleyecek Yüksel’e göre. (aksiyon)

Bu haber 3386 kez okunmuştur.
Kategori:
Bu haberde sizin de yorumunuz yayınlanabilir! Lütfen üye girişi yaparak bir yorum gönderin.
Yorum gönderebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye Girişi | Üye Ol
Toplam (0) adet yorum eklenmiştir.
Hangi köşe yazarını takip ediyorsunuz?

Ali Bulaç% 0(0)
Fehmi Koru% 0(0)
Fatma Barbarosoğlu% 0(0)
Akif Emre% 0(0)
Yusuf Kaplan% 0(0)
Ahmet Kekeç% 0(0)
Salih Tuna% 0(0)
Seyfettin Öğün% 0(0)
Hüseyin Gülerce% 0(0)
Takımlar O G B M P
1M.Başakşehir 22146248
2Galatasaray 22126442
3Beşiktaş 22116539
4EY Malatyaspor 2297634
5A. Konyaspor 22810434
6Trabzonspor 2296733
7DG Sivasspor 2287731
8Kasımpaşa 22921129
9Antalyaspor 2285929
10A. Alanyaspor 22841028
11İM Kayserispor 2277828
12Çaykur Rizespor 22510725
13Göztepe 22811325
14Bursaspor 22412624
15Fenerbahçe 2259824
16MKE Ankaragücü 22731224
17BB Erzurumspor 2249921
18Akhisarspor 22461218
Şampiyonlar Ligi
UEFA Kupası
Küme Düşenler
İMKB 100
99.496
DOLAR
3,5316
EURO
3,9316
Cumhuriyet Altını
945,83
Copyright © 2010 Intolia Haber Yazılımı - Tüm Hakları Saklıdır | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.